Bir ödülden çok daha fazlası!

GİRİŞ TARİHİ: 19.03.2026 GİRİŞ TARİHİ: 10:52 SON GÜNCELLEME: 19.03.2026 10:52
Hikaye kırk küsur yıl önce başladı. 1980’li yılların ortalarına doğru Güneş Gazetesi’nin (o dönem gazete Trabzonspor’un da efsane başkanı olan eski devlet bakanlarımızdan rahmetli Mehmet Ali Yılmaz’a aitti) kapısından içeri adımımızı attık…
OĞUZ DEMİR/ Hikaye kırk küsur yıl önce başladı. 1980'li yılların ortalarına doğru Güneş Gazetesi'nin (o dönem gazete Trabzonspor'un da efsane başkanı olan eski devlet bakanlarımızdan rahmetli Mehmet Ali Yılmaz'a aitti) kapısından içeri adımımızı attık… O yıllarda gazetelerde ekonomi haberleri topu topu yarım sayfa. Bizim tek sütun diye tabir ettiğimiz kısacık bir haberin sayfaya girmesi için bayağı bir 'kavga dövüş' gerekiyordu. Sayfa manşetine imzalı haber sokmak ise ekip arasında adeta 'savaşa' neden oluyordu.

U şeklinde bir alan düşünün. En baştaki masada servis şefi Şemsi Yücel oturuyor. Hemen solunda Allah gani gani rahmet eylesin, Faruk Türkoğlu ağabeyimiz var. O'nun hemen yanında Hasan Eriş büyüğümüz, sonrasında ise bizi eğiten, bildiğimiz birçok şeyi öğreten rahmetli Bülent Yardımcı. Pelin Yanardağ (Köktuna) gazetede köşesi olan ilk kadın ekonomicilerden. Serpil Yılmaz (Soylu) keza çok iyi bir gazeteci. Daha sonra ekibe Emine Munyar, Hakan Feyyat, Güler Akdağ, Aysun Küçükduran ve Rahmetli Şare Yıldızeli gibi mesleğe büyük emeği geçen çok değerli isimler de katıldı…. Sayfaları çizen Muzaffer Aygün'ü unutmadık tabi.

Yine o yıllarda kapalı mekanlarda sigara serbest. Bu ekibin büyüklerinin günde ortalama ben diyeyim üç, siz deyin dört paket tüketimleri var. O küllükler dağ gibi doluyor. Ortalık bir sis bulutu. Abartmıyorum, bazı günler ortam göz gözü görmez hale gelirdi. Yine böyle dumanın bol olduğu bir gün bu fakr'ı o servise bildiğiniz attılar. Hiç boş masa yok. "Ben nereye oturayım" dedim, kimseden çıt çıkmadı. Sonra küçük, ilkokul sırası benzeri bir masaya "geç şimdilik buraya otur" dediler. Bir de tabura verdiler.

Ama kimse benimle konuşmuyor. Sabah günaydın, akşam iyi akşamlar, hepsi bu. Gerçi kendi aralarında da pek sohbetleri yok. Aslında beni sevmediklerinden değil. İş yoğunluğundan ve bir de ağızlarından sigara düşmediğinden konuşmuyorlar.

Biraz zaman geçti. Ben şimdi ne yapacağım diye kara kara düşünmeye başladım. Tam birine bir şey soracağım, karşımdakiler önündeki daktilonun (o zaman bilgisayar, tablet vs henüz bilim kurgu filmlerinde bile yok) tuşlarına daha hızlı basmaya başlıyor. Zamana karşı bir yarış var tamam da biriniz de bir şey söyleyin yahu… Bu arada o yıllarda çaycı devamlı yazı işleri bölümü içinde ring atıyor. Masaya içsen de içmesen de çayı bırakıp gidiyor. Akşam da bildiğiniz kahve usulü kırmızı renkli daire şekilli markalarını alıyor. Hadi bir şeyle oyalanayım diyorum fakat bir daktilom bile yok. Hadi birine telefon açalım vakit geçsin deseniz o da yok. Neden mi? Şöyle anlatayım; servislerde bir, iki bilemediniz üç telefon ancak var. Eğer şehir dışı konuşacaksanız telefonu santral memuresinden bağlatmanız gerekiyor. Yani öyle istesen de telefonu alıp eşimi, dostumu arayayım yok. İşletme Fakültesi'nden yeni mezun bir gencim. Bu mesleği yapacağım diye kafama koymuşum. Sınıf arkadaşlarımın bir kısmı iş kuruyor, bir kısmı maliyeci kalanı da özel sektörde çalışmaya başlamış. Biz ise "dumanaltı" olup, akşam evin yolunu tutuyoruz. Bütün gün sıkıntıdan patlamak bir tarafa, bir de akşam eve gittiğimde rahmetli anneciğimden "Bu nasıl koku, hemen soyun dökün, üstünü değiştir" diyerek fırça yiyorum. "Anne ben içmiyorum" desem de pek inandırıcı olmuyor. Öyle bir koku sinmiş ki üzerime, siz düşünün artık… Neyse efendim, bir ara beni fark ettiler. Şemsi Yücel "Sen ne iş yaparsın" diye sordu. Kendi kendime "Oğlum Oğuz, fırsat bu fırsat" diyerek "öyle delikanlıyım, böyle çalışırım" diye hızla kendimi anlatmaya başladım. Şemsi Bey; Bülent Yardımcı'ya dönüp, "Bülent al, bu çocuk tam senlik. Yetiştir bakalım" dedi.

Rahmetli Bülent ağabeyi de "Çocuk masanı benim yanıma taşı" diye tek bir cümle sarf etti. O an sanki servise şef olmuşum gibi mutlu olduğumu çok iyi hatırlıyorum.

O günden sonra Bülent Yardımcı önde, ben arkasında onu gölgesi gibi takip ettim. Çantasını taşıdım. Çünkü yine o yıllarda ekonomi gazetecileri haberlerinin fotoğraflarını kendileri çeker, o nedenle fotoğraf makinelerini yanlarında taşırdı. Bülent babanın Rus malı bir Zenit marka makinesi vardı. Onlar fotoğraf makinelerinin "Kalaşnikov"u olarak bilinirdi. Tank gibi ağır bir makineydi. O makineyi ikimiz ortak kullanmaya başladık. Tabi çantayı hep ben taşıyorum… Bir gün Sultanhamam'da, diğer gün Tahtakale veya Unkapanı'ndayız...

Adam pire gibi. O kısacık boyu ile (sanki ben selvi boyluyum) bir orada bir burada. Ben diyeyim 10 gün, siz deyin 15 gün sonra birbirimize alıştık. Adımlarımız ve beynimiz senkronize oldu. O Sultanhamam'ın dik yokuşlarında bile aynı adımlarla yürüyorduk. Bir taraftan not alıp, diğer taraftan fotoğraf çekiyorum. Şimdi nasıl anlatmalı bilemedim. Kendi fotoğrafımızı kendimiz çekmekle kalmayıp, makineyi karanlık odaya (digital çağın gençlerine nasıl anlatayım bilemedim) götürüyor, kaç kare çektiysek filmi kesip, o filmleri basıyoruz. Gazete bize 36 pozluk siyah beyaz film veriyor. "Dia" dediğimiz renkli olanlar pahalı. Onlar sadece birinci sayfaya fotoğraf çekenlere dağıtılıyor. Önceleri karanlık oda bana film vermiyordu tabi. Bülent Yardımcı'nın yamağı olarak alıyordum. Sonra onlarla da dostluk kurduk. Bana önceden başkasının film rulosundan kalan kesik filmleri veren karanlık oda ahalisi, zaman içinde fazladan film vermeye bile başladı.

Ve kırk küsur yıl önce yine böyle bir Ramazan Bayramı öncesi, bu kez ben Bülent Yardımcı'yı meyve sebze haline götürdüm. Üniversiteden en yakın arkadaşlarımdan Aydın Alanlıoğlu'nun babası kabzımaldı. Ve yine o yıllarda meyve sebze hali Eminönü'nde, Haliç kıyısında bugünkü Ticaret Üniversitesi (O zaman İstanbul Ticaret Odası) binasına komşuydu. Halde birkaç tur attıktan sonra arkadaşımın dükkanına uğradık. Konuşurken "Bülent baba bak domates fiyatları düşmüş, haber olur mu" diye fikir beyan ettim. O da hemen bilgileri topla dedi. Yine birkaç fotoğraf çekip, not aldıktan sonra gazeteye döndük. Bülent Yardımcı benim halde söylediğimi allayıp pullayıp Şemsi Yücel'e biz gazetecilerin deyimiyle sattı. Şemsi Bey de bana dönüp "Hadi bakalım, bunu gazeteye girelim" diye nadir konuşmalarından birini yaptı.

Yok artık dememe kalmadan önüme bir daktilo koydular. Yazıyorum, kağıdı Şemsi Bey'e uzatıyorum. O, yazdıklarımı okumadan kağıdı avucunun içinde buruşturup, "Olmamış, bir daha yaz" diyerek çöp kovasına basket atıyor. Bir, iki, üç.… Yazmaktan yoruldum. Bu böyle olmayacak diyerek Bülent babadan yardım istedim. İlk yazdığım yazıyı gördü ve bunu yine yaz bir daha ver dedi. Şemsi Bey (inanılmaz başlıklar atardı) bir başlık attı. Böylece ilk imzalı haberim 1980'lerin tam ortasında "Domatesin bayram tebriği" başlığı ile gazeteye, hem de birinci sayfadan anonslu olarak girdi. Halin hemen bitişiğinde bugün boş olan arazide kuru gıdacılar ve peynirciler bulunuyordu. Binalar ahşap. Hepsi derme çatma. Merdivenin basamağına bastığınızda öyle bir gıcırtı çıkıyor ki, yapı başınıza yıkılacak diye ödünüz kopuyor. Rahmetli Mecit Bahçıvan o zaman orada. Kendisine gittik. Tanıştık. Zamanla baba oğul ilişkisine dönüşen bir muhabbetimiz oldu. Keza bakliyatçı Mehmet Reis. O yıllarda işe yeni yeni ısınmakta. Sırtında pirinç çuvalı canı dişinde inanılmaz çalışıyor. Onunla da yıllar içinde hukukumuz hep devam etti.

O arada "Madem bu şekilde haber yapıyorum, ben niye diğer arkadaşlarıma da gitmiyorum" diyerek Bülent babayı çekiştire çekiştire Aksaray oto yedek parçacılar piyasasındaki bir başka yakın sınıf arkadaşım Bülent Alidaki'nin dükkanına götürdüm. Bir haber de oradan. O yılların en popüler aracı, bir yıla yakın sıra beklenen "Şahin araç mı pahalı, yoksa tek tek parçalarını alıp yapmak mı" haberim patladı gitti… Sonra sırayla Mercan Yokuşu'nda plastik hammaddesi satan arkadaşıma, Gedikpaşa'da ayakkabı imalatçısı olana derken işi iyice büyüttüm. Sultanhamam'da, Tahtakale'de, Aşır Efendi ve İMÇ'de daha nice iş dostlukları kurduk. Bu bölgeler 1980'lerde Türkiye ekonomisinin atar damarlarıydı. Rahmetli Sakıp Sabancı da bunu doğrulayan "Sultanhamam hapşırsa Anadolu zatüre olur" açıklaması ile tarihe çentik atmıştı.        

Mercan'da Sarsılmaz amcam vardı. Haftada bir uğrar yemeğini yerdik. Allah gani gani rahmetler eylesin. Bugün bildiğiniz dev savunma sanayi şirketi Sarsılmaz'ın kurucusu. Sarsılmaz Aliş inanılmaz çalışkan bir iş insanıydı. 40 küsur yıl önce bugünleri gördü. 1980'lerde Türkiye'de birçok güvenlik kurumu Çek, İspanyol veya Avusturya yapımı tabanca kullanırken O yerli tabancasını New York polis teşkilatına satmayı başardı.

Bu arada Çalık Holding'in patronu Ahmet Çalık'ın dedesi İMÇ Blokları'nda branda işi yapıyordu. Allah rahmet eylesin o yaşında her gün dükkana giderdi. Kendisi ile haber yaptım. Ahmet Bey'in babası Mahmut Çalık da inanılmaz bir sanayici. Malatya'da o dönem Türkiye'nin en büyük pamuk ipliği fabrikasını kurmuştu. Gidip gezdik. O tarihte Malatya Havaalanı ile şehir arasında tek bir köy var. Köylüler oldukça sıkıntılıydı. Her taraf tezek. Köylüler yardım yapılsın diye köyün isim tabelasını değiştirip Özal Köyü yapmışlardı. Biz de durur muyuz, hemen bunu fotoğraflayıp haber yaptık. "Özal Köyü tezek çağında" başlığı çok konuşulmuştu.

Piyasa haberleri yapa yapa adımız hal muhabiri, domates muhabiri olarak kaldı. Artık hemen her gün bir piyasa haberim hem de imzalı olarak sayfaya giriyordu. Genç muhabir arkadaşlarıma hemen şu hatırlatmayı da yapayım. O yıllarda habere imzayı biz atamazdık. Şef uygun görürse imzanızı koyardı…

TÜSİAD Sakıp Sabancı başkanlığı döneminde Prof. Dr. Kenan Mortan'dan bir rapor istemiş. Hangi piyasada ne oluyor gibisinden bir çalışma. Kenan Mortan da Bülent Yardımcı'ya söylemiş. Hakan Feyyat ve ben de ekibe eklendik. Aklınıza gelebilecek tüm sektörleri yazdık. Aklıma geldi. Bülent baba işlerin iyiliği pavyonlara yansır diye anlatmaya başladım. Eğer bir tüccar malını satar parasını alırsa o akşam pavyonda harcar. Yani pavyonlarda işler iyiyse ekonomi iyidir diye bir şehir efsanesi vardır. Hadi yaz dedi. Oturup kaleme aldım. Basın toplantısında Türkiye ekonomisini tartışmayı bıraktılar en çok bu pavyon bölümü konuşuldu….

1990'lı yıllarda dergicilik başladı. Sonra şimdi çalıştığım Para Dergisi'ne geldim…

Anlayacağınız milattan önce başlayan bu hikaye halen devam ediyor. Para Dergisi bugün Türkiye'nin tek haftalık ekonomi dergisi. Hatta her hafta habercilik yapan dünyada pek bir örneği yok diyebiliriz.

Geçen hafta Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Yönetimi şahsımı mesleğimizin duayeni rahmetli Nezih Demirkent anısına verilen Nezih Demirkent Özel Ödülü'ne layık görmüş. TGC üyesi değilim. Ama buna rağmen beni mesleğimiz açısından çok çok değerli bu ödüle layık gördükleri için altında imzaları bulunan herkese şahsım ve ailem adına teşekkürlerimi bir borç bilirim.

Ve son olarak bu ödülü beni yetiştiren iki merhum büyüğüme ithaf etmek istiyorum. Bülent Yardımcı ve Faruk Türkoğlu'na. Mekanları cennet olsun.

Ramazan Bayramı'nın tüm insanlık için hayırlara ve barışa vesile olması dileğiyle.

X
Sitelerimizde reklam ve pazarlama faaliyetlerinin yürütülmesi amaçları ile çerezler kullanılmaktadır.

Bu çerezler, kullanıcıların tarayıcı ve cihazlarını tanımlayarak çalışır.

İnternet sitemizin düzgün çalışması, kişiselleştirilmiş reklam deneyimi, internet sitemizi optimize edebilmemiz, ziyaret tercihlerinizi hatırlayabilmemiz için veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız.

Bu çerezlere izin vermeniz halinde sizlere özel kişiselleştirilmiş reklamlar sunabilir, sayfalarımızda sizlere daha iyi reklam deneyimi yaşatabiliriz. Bunu yaparken amacımızın size daha iyi reklam bir deneyimi sunmak olduğunu ve sizlere en iyi içerikleri sunabilmek adına elimizden gelen çabayı gösterdiğimizi ve bu noktada, reklamların maliyetlerimizi karşılamak noktasında tek gelir kalemimiz olduğunu sizlere hatırlatmak isteriz.