Yiyeceğimiz biterse ne olur?

Gıda güvensizliği çoğumuzun düşündüğünden daha yaygın. Çatışmalar, siyasi huzursuzluklar ve kuraklık nedeniyle dünya, şu anda İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en kötü kıtlığın ortasında. BM Gıda ve Tarım Örgütü, dünyada yaklaşık 821 milyon yetersiz beslenen insan olduğunu tahmin ediyor...
13.02.2026 12:54 GÜNCELLEME : 13.02.2026 12:54

ALEV RİGEL/ Modern toplumumuz, gıda için karmaşık ve modern tedarik zincirlerine güveniyor. Peki, bu zincirler aniden karılırsa nasıl başa çıkacağız? Bu makale, insan deneyiminin uç noktalarını ve insanların zorluklar karşısında gösterdikleri olağanüstü direnci inceleyen BBC'nin "En Kötü Senaryo" adlı yeni yazısının bir parçasını oluşturuyor.

Neredeyse bir gecede oldu. Reşad Trbonja, sadece birkaç yıl önce Kış Olimpiyatları'na ev sahipliği yapan, gelişen ve modern bir şehirde büyüyen sıradan bir gençti. 5 Nisan 1992'de, evim dediği yer aniden dış dünyayla bağlantısını kaybetti.

Sırp Ordusu tarafından Saraybosna'da mahsur bırakılan yaklaşık 400 bin kişiyle birlikte o da, bunun neredeyse dört yıl sürecek bir kabusun başlangıcı olduğunu tahmin bile edemezdi. Saraybosna Kuşatması sırasında, şehrin içinde mahsur kalan sıradan sakinler, günlük top sesleri ve keskin nişancı tüfeklerinin şakırtıları arasında hayatlarını sürdürmek zorundaydılar. Sadece caddeyi geçmek veya ekmek kuyruğunda beklemek gibi gündelik bir eylem bile, şehri çevreleyen tepelerdeki askerlerin yerel halka ateş açmasıyla hayati tehlike içeren büyük bir riske dönüşüyordu.

Şehre atılan kurşunlar ve top mermileri sürekli bir tehdit oluştururken, Trbonja ve komşuları içeriden gelen daha sessiz bir düşmanla karşı karşıyaydı: Açlık.

O zamanlar 19 yaşında olan ve şimdi okul çocuklarına Bosna Savaşı'nı anlatan Trbonja, "Yiyecekler neredeyse anında tükenmeye başladı" diye hatırlıyor. "Dükkanlardaki az miktarda yiyecek bile hızla tükendi ve birçok dükkan yağmalandı. Bir evdeki dolap ve buzdolabı, tüm aileyi doyuruyordu ama her şeyin bitmesi uzun sürmedi."

Ocak 1996'da kuşatma sona erdiğinde, Saraybosna'da 11 bin 500'den fazla insan ölmüştü. Birçoğu üzerlerine atılan şarapnel, patlayıcı ve kurşun yağmurunda can verdi. Ancak büyük olasılıkla bazıları soğuktan (gaz ve elektrik kesikti) ve açlıktan öldü.

Trbonja, ölümlere ve neredeyse sürekli yıkıma rağmen Saraybosna halkının olağanüstü bir direnç gösterdiğini hatırlıyor. "Bahçeli banliyölerde yaşayan insanlar, çevresindekilerle paylaşacakları sebzeler yetiştirirdi. Komşularına tohum verirlerdi ki onlar da balkonlardaki saksılarında sebze yetiştirebilsinler. Gerçekten de kendi balkonunuzda yetiştirdiğiniz domateslerin tadı muhteşemdi." diyor Trbonja.

Uluslararası toplum, Bosna'da tırmanan savaşa nasıl müdahale edeceği konusunda tereddüt ederken, Birleşmiş Milletler barış gücü bünyesinde görev yapan Kanada birlikleri, Saraybosna havalimanını yeniden açmayı başardı. Bu, çok önemli bir adımdı. Böylece kuşatma boyunca 12 binden fazla Birleşmiş Milletler insani yardım uçağı 160 bin ton gıda, ilaç ve diğer malları ülkeye getirdi.

Trbonja, "İnsani yardım olmasaydı Saraybosna artık var olmazdı" diyor ve şunları söylüyor: "Nüfusun yüzde 90'ı BM tarafından dağıtılan yiyeceklerle hayatta kalabildi. Son derece zengin olanlar, mücevher, tablo veya değerli herhangi bir şeyi karaborsada fazladan yiyecekle takas ediyordu."

Takas edecek hiçbir şeyi olmayanlar, yetersiz yiyecek erzaklarını tamamlamanın başka yollarına ihtiyaç duyuyordu. Saraybosna'daki birçok genç gibi ailesini ve evini savunmak için çaresizce silaha sarılan Trbonja, savaştan döndüğünde şehir hastanesinde kan bağışında bulunurdu. Karşılığında da bir kutu sığır eti alırdı.

"Yiyecek için başka yollar da bulmamız gerekiyordu" diyor: "Çiçeklerden salata yapabilmek için hangi bitkilerin yenilebilir olduğunu öğrenmek amacıyla kitapları karıştırırdık. Sadece bir dilim ekmek ve çayla idare ettiğimiz günler oluyordu, hiçbir şeyimiz olmadığı günler de. Tam bir hayatta kalma mücadelesiydi."

Trbonja ile konuşurken, bunun 30 yıldan kısa bir süre önce Avrupa'nın kalbinde yaşandığına inanmak zor. Ama onun gibi hikâyeler de tarihe gömülmedi.

DÜNYA KITLIĞIN ORTASINDA

Çatışmalar, siyasi huzursuzluklar ve kuraklık nedeniyle dünya, şu anda İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en kötü kıtlığın ortasında. İnsani acil durumları öngören bir ABD kuruluşu olan "Kıtlık Erken Uyarı Sistemi"ne göre, birkaç yıl sonra 46 ülkede 85 milyon kişi acil gıda yardımına ihtiyaç duyacak. Bu da Birleşik Krallık, Yunanistan ve Portekiz'in toplam nüfusuna eşit. BM Dünya Gıda Programı'na göre ise yaklaşık 124 milyon kişi gıda kriziyle karşı karşıya.

2015'ten bu yana kıtlık riski altında olan insan sayısı yüzde 80 arttı. Güney Sudan, Yemen, Nijerya'nın kuzeybatısı ve Afganistan en çok etkilenen ülkeler arasında yer alıyor.

1980'lerde Etiyopya'da yaşanan gıda krizinde açlıktan şişmiş çocukların görüntüleri Batı'nın bilincine kazınmışken, bu modern kıtlıklar neredeyse fark edilmeden ortaya çıkıyor.

Bunun bir nedeni, dünyanın artık kıtlık olmadığına kendini inandırmış gibi görünmesi. Kıtlığın bedelinin azaldığı doğru. Boston/Massachusetts'teki Tufts Üniversitesi Dünya Barış Vakfı İcra Direktörü Alex de Waal'a göre, 1980'lere kadar geçen 100 yılda her yıl bir milyon insan kıtlık nedeniyle öldü.

"O zamandan beri ölüm oranı yüzde 5-10'a düştü" diyor de Waal: "Artık toplumların tamamı açlıktan ölmedi. Küresel piyasaların büyümesi, daha iyi altyapı ve insani yardım sistemleri kıtlığı neredeyse ortadan kaldırdı. Ta ki son birkaç yıla kadar."

Kıtlık şimdi yeniden bir tehdit olarak ortaya çıkıyor. Sebebi mi? Savaş ve kötü siyaset.

"İnsanları aç bırakmak gerçekten çok zor, çünkü inanılmaz derecede dirençliler" diyor de Waal. "İnsanları ihtiyaçlarından mahrum bırakan ve çevreyi bozan politikaları aktif olarak uygulayan kötü bir hükümete ihtiyacınız var. Suriye, Güney Sudan ve Yemen gibi yerlerde gördüğümüz kıtlıkların altında yatan da bu."

GIDA ZİNCİRLERİ TEHDİT ALTINDA

Modern dünyamızın ironilerinden biri bu. Küresel gıda zincirleri ve uluslararası ticaret sayesinde, ürünleri okyanusların ötesine sadece birkaç gün içinde taşıyabiliyoruz. Süpermarket raflarımızı dünyanın dört bir yanından, hatta kıtlık yaşayan komşu ülkelerden gelen ürünlerle dolu bulabiliyoruz.

Gelişmiş ülkelerde bile, gıda kıtlığı ihtimali sandığımız kadar uzak olmayabilir. En sevdiğimiz yiyecekleri bize sağlayan uluslararası gıda zincirleri, tehlikeli bir dengede.

Ve onları altüst etmek için savaş veya kuraklık gibi bir felakete gerek yok. Zengin petrol rezervlerine sahip Venezuela'da (Maduro kaçırılmadan önce), hızla artan enflasyonun tetiklediği siyasi kriz, gıda ve ilaç kıtlığına yol açarak aileleri çürük etle geçinmeye zorladı ve milyonlarca insanın ülkeyi terk etmesine sebep oldu. Yunanistan ekonomisini çöküşün eşiğine getiren Avro Bölgesi krizi, aynı zamanda zor durumdaki ülkeye gıda sıkıntısı da getirdi.

Hastalıklar, kötü hava koşulları ve artan fiyatlar, son yıllarda birçok popüler üründe kıtlığa yol açtı. 2008 yılında yükselen pirinç fiyatları, Filipinler ve diğer Asya ülkelerinde panik alımlarına yol açarak bu temel gıda için bir arz krizine neden oldu. 2017'de Avrupa'daki kötü hava koşulları birçok sebzenin fiyatlarında artışa neden olurken, bazı ülkelerde kötü hasatların ardından dünya çapında kıtlıklar yaşandı.

2000 yılında Birleşik Krallık'ta yaşanan ve çiftçilerin ve nakliyecilerin petrol rafinerilerini ve akaryakıt depolarını abluka altına aldığı akaryakıt protestoları, süpermarketlerin raflarını yeniden doldurmak için teslimat almakta zorlanırken gıdaları karneye bağlamasına yol açtı. Brexit öncesinde Birleşik Krallık'taki okulların, bakım evlerinin, hastanelerin ve karamsar alışveriş yapanların gıda stoklaması bile, gıda kıtlığı söylentisinin ne kadar etkili olabileceğini gösteriyor.

Gıda eksikliğinin kıtlığa yol açmadığını ve çoğu eksiğin gıda kıtlığından değil, gıdaya erişimin yetersizliğinden kaynaklandığını belirtmek önemli.

Gıda güvensizliği çoğumuzun düşündüğünden daha yaygın. BM Gıda ve Tarım Örgütü, dünyada yaklaşık 821 milyon yetersiz beslenen insan olduğunu tahmin ediyor. Dünyanın en büyük gıda ihracatçılarından biri olan ABD'de, hanelerin yaklaşık yüzde 22'si gıda güvencesizliği yaşıyor ve yaklaşık 6.5 milyon çocuk yeterli gıdadan yoksun.

Açlık size ne yapar? Bu konuda deneyler yapmanın etik çıkmazı nedeniyle, bilim insanları açlık ve kıtlık dönemlerinden sağ kurtulanların deneyimlerine güvenmek zorundalar.

"Kısa vadede, yedek yağ ve kas dokularınızı metabolize ettikçe kilo kaybı olur" diyor Westminster Üniversitesi'nde 50 gün aç kalan bir adamda açlığın etkisini inceleyen fizyolog Bradley Elliott. İnsan vücudu şaşırtıcı kilo kaybı seviyeleriyle başa çıkabilir. Vücut ağırlığının yüzde 20'sini kaybettiğinde yüzde 50 daha az enerji tüketir. Vücut sıcaklığı düşerken, vücut sahip olduğu az miktardaki enerjiyi korumaya çalışır. Bedene uyuşukluk ve ilgisizlik hakim olur. Sonunda, onu kıtlıktan korumak için bir adaptasyon gibi görünen beyin hariç, organların kendileri israf etmeye başlar.

Elliot, "Karaciğer ve böbrek sorunları da görülür" diyor. "Kan basıncı düzenlemesi de bozuluyor. Bu da insanların kolayca bayılabileceği anlamına geliyor."

GIDA EKSİKLİĞİNİN ETKİLERİ

Mineral ve vitamin eksikliği baş gösterdikçe iskorbüt (C vitamini eksikliği) ve pellegra (B3 vitamini eksikliği) gibi hastalıklar ortaya çıkıyor. Dünya Gıda Programı'ndan Rita Bhatia'nın 1990'larda Kuzey Kore'deki ciddi gıda kıtlığıyla ilgili raporuna göre, çocuklar yetişkinlere göre daha savunmasız oluyor, çabuk zayıflama belirtileri gösteriyor ve bulaşıcı hastalıklara yenik düşüyor.

Yiyeceksiz hayatta kalma, kişinin vücut ağırlığına, yağlarındaki kalori rezervlerinin miktarına ve sahip olabileceği diğer sağlık sorunlarına bağlı. Kadınlar erkeklerden daha dirençli olma eğiliminde. Ancak genel olarak çoğu insan, vücut ağırlığı normal vücut kitle indeksinin yarısına düştüğünde yaşamını sürdüremez. Bu da genellikle 45-61 gün yiyeceksiz kaldıktan sonra gerçekleşir. Hayatta kalanlar içinse kalıcı etkiler olabilir.

Uzun süreli açlık, insanların boylarını etkileyerek kıtlık ve ciddi gıda kıtlığı yaşayan toplumlarda bodurluğa yol açabilir. 1959-1961 yılları arasında 30 milyona kadar insanın ölümüne yol açan Çin'deki Büyük Kıtlık'ın başlangıcında bir ila üç yaş arasında olanlar, kıtlık sırasında büyümeyenlere göre yetişkinliklerinde ortalama 2.1 cm daha kısaydı. Ayrıca kolları daha inceydi, yüzde 4.5 daha hafiftiler ve ortalama olarak daha düşük bir eğitim seviyesine sahiptiler. Hamile kadınlar arasında düşük oranları da arttı.

1980'lerin ortasında Etiyopya'da yaşanan kıtlıktan sağ kurtulan bebeklerin yetişkinlikte hastalanma olasılığı daha yüksekti. Diğer çalışmalar ise yüksek tansiyon, diyabet ve kalp hastalığı gibi uzun bir sağlık sorunları listesinin açlık dönemlerini yaşayan çocuklarda ileriki yaşamda daha yaygın olduğunu gösterdi.

Ancak açlığın etkisi fiziksel sağlığın ötesine geçiyor. Büyük Çin kıtlığı sırasında işgücü yüzde 25 oranında azaldı ve bu da ülkenin ekonomik çıktısını önemli ölçüde olumsuz etkiledi. Etiyopya kıtlığından sağ kurtulan çocuklar, yaşamları boyunca akranlarına göre yılda yüzde 3-8 oranında daha az kazandı.

Bu çalışmalar bazı ipuçları sağlasa da gerçek açlığın verdiği ızdırap verici, çıldırtıcı acıyı aktarmada başarısız kalıyor.

Glasgow Caledonian Üniversitesi'nde toplumsal cinsiyet çalışmaları profesörü olan Oonagh Walsh, 1845-1851 yılları arasında İrlanda Kıtlığı sırasında ve hemen sonrasında akıl hastanelerine gönderilen insan sayısının hızla arttığını ortaya çıkardı.

"Bu dönemde nüfusun neredeyse yarı yarıya azaldığı bir dönemde akıl hastanelerine yapılan başvurularda büyük bir artış oldu" diyor. "Bunların bazıları akıl hastanesinde bulabileceklerini bildikleri iyi bir yemek arayan insanlar olabilir, ancak insanların düşünce biçiminde de bir değişim yaşandı."

"Kıtlık, denize ve balığa erişimlerinin olduğu kıyı bölgelerinde en kötü durumdaydı. İnsanların ağları ve tekneleri de dahil olmak üzere sahip oldukları her şeyi sattığını fark edene kadar bu mantıklı gelmiyor. Açlık çeken halk, kuşları tuzağa düşürmeye, ot, yabani ot ve saman yemeye başvurdu."

İkinci Dünya Savaşı sırasında Hollanda'da yaşanan kıtlık sırasında, 1944-1945 kışı ve ilkbaharının başlarında açlık çeken halk hayatta kalabilmek için bitki ve mantar toplamaya başladı. Hollanda'daki Leiden Üniversitesi'nde botanik tarihi profesörü olan Tinde van Andel, "İkinci Dünya Savaşı başladığında, nispeten zengin ve yoğun nüfuslu bir ülke olan Hollanda'da yiyecek toplamak, yaygın bir uygulama değildi" diyor. İnsanlar, güvenli bir şekilde yenebilecek yiyecekleri nasıl toplayıp pişireceklerini öğrenmek için eski yabani bitki hazırlama kitaplarına ve yaşlı akrabalarına yöneldiler. Şeker pancarı, lale soğanı, patates kabuğu, ısırgan otu ve yabani mantar tüketiyorlardı.

"Kentli gruplar kırsal kesimlere yiyecek toplama gezileri düzenlemeye başladı" diyor van Andel. "Bir parça araziyi ele geçirebilen herkes onu sebze bahçesine dönüştürüyordu. İnsanlar şehir avlularında tavşan yetiştiriyorlardı. Ayrıca çiftliklerden hayvan yemi veya tarımsal atık çalıyorlardı."

Londra'nın ünlü kraliyet parklarının çoğu, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sırasında insanların kendi kendilerine yemek bulma çabaları nedeniyle bahçelere dönüştürüldü. Roka bugün her salataya eklenen popüler bir lezzet olsa da, kullanımı İkinci Dünya Savaşı sırasında İtalyanların çevredeki kırsal alanlarda yiyecek aradıkları döneme dayanıyor.

Son zamanlarda, gıda kıtlığı tehdidi insanları daha geleneksel kariyerler düşünmeye zorluyor. Yunanistan'daki ekonomik kriz ve beraberindeki gıda kıtlığının ardından, çiftçilik eğitimi veren okullara başvurular hızla arttı.

Bu durum onlara büyük fayda sağlayabilir. Alex de Waal'a göre, kırsal kesimdeki nüfus, kentsel alanlardaki nüfusa göre kıtlıkla daha iyi başa çıkma eğilimindedir.

"Geleneksel kıtlık bölgelerinde insanların kendi çiftlikleri ve kendilerine özgü hayatta kalma yöntemleri var" diyor Alex de Waal: "Afrika'da büyükanneler ormandan alabilecekleri yiyecekleri, meyveleri ve kuruyemişleri bilir. Bu insanlar genellikle çok daha iyi durumda oluyor."

Reşad Trbonja için, 1992'de içinde bulunduğu 47 aylık kabusun anısı asla unutulmayacak. Yaşadığı dehşet ve sefaletin ortasında, şehrinin savaştan ve gıda kıtlığından farklı bir beslenmeyle kurtulduğuna inanıyor.

"Saraybosna'nın tamamı kocaman bir aile olmuştu" diye hatırlıyor: "Birbirimize karşı çok naziktik, birbirimizle bir şeyler paylaşıyorduk. Daha önce hiç görmediğim bir şeydi bu. Umutsuzluk ve sefalet içinde olduğumuz bir dönemde, Saraybosna'yı her zamankinden daha güzel görme ayrıcalığına sahip olduğum için çok mutluyum."

BİZE ULAŞIN