Dünyanın petrolle sınavı…

Hürmüz Boğazı krizi, küresel piyasaları “enerji” şokuyla test ediyor. Petrol fiyatlarındaki artış, enerji ithalatçısı ülkelerde cari açık ve enflasyon başta olmak üzere makro dengeleri tehdit ediyor. Bu durumun para politikalarını zorlaştırdığını belirten ekonomistler, stagflasyon riskine dikkat çekiyor. Petrol şoku, sanayiden lojistiğe, tarımdan enerjiye, gübreden plastiğe birçok sektörü şimdiden etkilemeye başladı.
27.03.2026 10:55 GÜNCELLEME : 27.03.2026 10:55

HÜLYA GENÇ SERTKAYA/ İran savaşının ardından patlak veren Hürmüz Boğazı krizi, küresel piyasaları büyük bir "enerji" şokuyla test ediyor. Jeopolitik gerilimin tırmanmasının ardından 70 dolar bandında gezinen Brent petrolün varili, 120 dolar eşiğine dayanıp, şimdilerde 100 dolar civarında işlem görüyor. Savaş öncesinde Atlantik havzasında 9 dolar/MMBtu civarlarında seyreden doğal gazın ise şimdilerde17.5 dolar/MMBtu'yu geçtiği gözleniyor. Enerji piyasalarında uzun süredir görülmeyen ölçekte bir risk priminin yeniden fiyatlanmaya başladığını belirten uzmanlar, 150-200 dolar bandındaki kabus senaryosunun artık masada olduğunun altını çiziyor. Krizin sadece fiyatla sınırlı olmadığını vurgulayan uzmanlar, üretim sahalarındaki mücbir sebepler ve lojistik aksamalar nedeniyle "savaş bitse bile" tesislerin yeniden devreye alınmasının haftalar sürebileceğini ifade ediyor.

Petrol şoku, Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkelerde, cari açık ve enflasyon başta olmak üzere makro dengeleri de doğrudan tehdit ediyor. Para politikasının manevra alanını daraltıyor. Petrolün 120 dolar bandına yerleşmesi durumunda Türkiye'nin yıllık enerji faturasının 100 milyar dolara çıkabileceği dile getiriliyor. Ekonomistler, stagflasyon (durgunluk içinde enflasyon) tehlikesine işaret ediyor. Maliyet artışlarının talep yetersizliği nedeniyle fiyatlara yansıtılamadığı bir senaryoda, sanayici için "sermaye erimesinin" bir risk olarak öne çıktığına dikkat çekiliyor.

Petrol şoku sanayiden lojistiğe, tarımdan enerjiye, gübreden plastiğe kadar birçok sektör için risk yaratıyor. İş dünyası "maliyet şoku" ile karşı karşıya kalınan bu dönemin atlatılmasında yeniden devreye alınan "eşel mobil sisteminin" katkısına dikkat çekerken, sanayi üretimini ve dönüşümünü, teknoloji ve Ar-Ge yatırımlarını teşvik edecek, girdi maliyetlerini destekleyecek mekanizmaların devreye alınması gerektiğini kaydediyor. Sanayide "yapısal dönüşüm" ihtiyacına işaret eden iş dünyası temsilcileri, üretimde "'verimlilik devrimine" ihtiyaç duyulduğunu belirtiyor. Bu ve benzeri krizlerin her zaman yaşanabileceğini dile getiren iş dünyası, yenilenebilir enerji yatırımlarını sanayinin sigortası olarak görüyor. "Taşıma suyla değirmen dönmez" diyen iş dünyası yetkilileri, yerli ham madde stratejisinin önemine dikkat çekiyor. Öte yandan, Brent petrol fiyatlarının, arz güvenliği endişeleriyle yüksek seyretmesi, Uzak Doğulu rakiplerin enerji girdi maliyetlerini yukarı çekerken Türkiye'nin coğrafi yakınlık avantajını pekiştirdiğine, bu nedenle siparişlerin Türkiye'ye kaydırıldığına dikkat çekenler de var. Ayrıntılar haberimizde.

PETROL VE DOĞALGAZIN YÜZDE 20'Sİ HÜRMÜZ'DEN GEÇİYOR

Dünyada tüketilen her 5 varil petrolün 1'i, sıvılaştırılmış doğalgazın da yüzde 20'si Hürmüz Boğazı'ndan geçiyor. Uzak Doğu ülkeleri hidrokarbon enerji kaynaklarını Hürmüz'den tedarik ediyor. Enerji Uzmanı Ali Arif Aktürk, Hürmüz Boğazı'nın İran'ın yanı sıra Suudi Arabistan petrolünün yüzde 38'inin, Irak petrolünün yüzde 22'sinin, ayrıca Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Kuveyt petrolünün çıkış noktası olduğunu söylüyor. Aktürk, "Hürmüz'den geçişlerin savaş riski nedeniyle sekteye uğraması özellikle tüm dünyada gemilerde charter ratelerin, navlunların, sigorta primlerinin artması ve dolayısıyla ham petrol fiyatı ile rafine ürün fiyatları arasındaki spread'in açılmasına sebep olur. Tüm dünyada benzin, mazot, uçak yakıtı gibi ürünlerdeki artış ham petrolden daha fazla olacaktır" diyor.

Son iki haftada yaşanan gelişmelere bakıldığında, Hürmüz'de yaşanan kesintinin enerji, gübre, petrokimya, plastik, lojistik, havacılık başta olmak üzere birçok sektöre etkileyecek yansımaları olduğu görülüyor.

"PSİKOLOJİK ETKİSİ DE OLMADI"

Burada şunu da not düşelim; petrol krizinin olumsuz etkilerini azaltmak için "stratejik rezervlerle" çözüm bulunmaya çalışılıyor. Bilindiği üzere Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) piyasadaki arz şokunu hafifletmek amacıyla 400 milyon varillik stratejik petrol rezervini piyasaya sürme kararı almıştı. IEA Başkanı Fatih Birol, stratejik petrol rezervinin piyasaya sürülme sürecinin başladığını geçen hafta duyurmuştu.

Enerji uzmanı Aktürk, IEA'nın kararının fiziki tedarik için çok bir anlam ifade etmeyeceğini belirterek, kararın açıklanmasının piyasalara psikolojik etkisinin de olmadığının altını çiziyor.

Türkiye'nin fiziki olarak Körfez'den miktar olarak çok fazla petrol tedariki olmadığına dikkat çeken Aktürk, "Türkiye Rusya, Kazakistan gibi kaynaklardan ham petrolü tedarik ediyor. Ancak tabi ki bu kaynakların fiyatları da artıyor. Eşel mobil ile Hazine ÖTV gelirinin yüzde 75'inden feragat ediyor. Ancak maktu ÖTV miktarları benzin için 14,82 TL/lt, motorin için 13,90 TL/lt olup bu rakamların yüzde 75'i, benzin için 11,11 TL/lt, motorin için 10,42 TL/lt olup zaten gelen zam ihtiyacı bu rakamları götürmüştür. Artık ortaya çıkacak zammı tolere edecek rakam kalmadı gibi gözüküyor" diye konuşuyor.

"RİSK PRİMİ YENİDEN FİYATLANMAYA BAŞLADI"

Savaş öncesi dönemde petrol fiyatları görece dengeli ama kırılgan bir zeminde ilerliyordu. Ahlatcı Yatırım Araştırma Müdür Yardımcısı Dinçer Kurt'un ifadesiyle, Şubat ayında Brent'in 70 doların altından işlem gördüğü bir dönemden, İran savaşı sonrası çok sert bir jeopolitik prim dönemine geçildi. 28 Şubat sonrası arz güvenliği endişesi ve Hürmüz Boğazı'ndaki fiili aksama nedeniyle Brent petrolün kısa sürede 100 doların üzerine çıktığını vurgulayan Kurt, böylece enerji piyasalarında uzun süredir görülmeyen ölçekte bir risk priminin yeniden fiyatlanmaya başladığını hatırlatıyor.

Kurt, "Savaş öncesinde petrol fiyatlarının görece sakin seyretmesinin arkasında küresel büyümeye ilişkin soru işaretleri ve talep tarafındaki temkinli görünüm bulunuyordu. Çin ekonomisindeki yavaş toparlanma ve Avrupa'da zayıf sanayi üretimi petrol talebine yönelik beklentileri sınırlı tutuyordu. Buna karşılık İran merkezli çatışmanın enerji ticaretinin kalbi sayılan Orta Doğu'ya yayılması, özellikle de Hürmüz Boğazı'ndan geçen petrol ve LNG akışının riske girmesi fiyatlamayı tamamen değiştirdi" şeklinde konuşuyor.

"150-200 DOLAR, ARZ ŞOKUNUN BÜYÜKLÜĞÜNE BAĞLI"

Bugün gelinen noktada Brent petrolün yaklaşık 90-110 dolar bandında oldukça sert dalgalandığını belirten Kurt, "Bir tarafta arz kesintisi korkusu fiyatları yukarı taşırken, diğer tarafta stratejik rezerv kullanımı ve alternatif sevkiyat yollarına ilişkin beklentiler yükselişi sınırlıyor. Teknik açıdan baktığımda 80 dolar seviyesi güçlü bir destek haline gelmiş durumda. Yukarı yönlü hareketlerde ise 110-120 dolar bandı ilk ciddi direnç alanı olarak öne çıkıyor" diyor.

Petrol fiyatlarının 150-200 doları görme ihtimalinin ise tamamen arz tarafındaki şokun büyüklüğüne bağlı olduğunu dile getiren Kurt, sözlerini şöyle sürdürüyor:

"Eğer Hürmüz Boğazı'nda uzun süreli bir kapanma yaşanır veya bölgedeki üretim ve ihracat altyapısında kalıcı hasar oluşursa küresel piyasaya günlük milyonlarca varillik arz kaybı yansıyabilir. Böyle bir senaryo petrol fiyatlarını çok daha agresif bir şekilde yukarı taşıyabilir bu seviyelerin ihtimalini masada tutar. Böylesi bir fiyat seviyesinin küresel ekonomi açısından önemli sonuçları olur."

"TESİSLERİN DEVREYE ALINMASI HAFTALARI BULABİLİR"

Enerji Uzmanı Ali Arif Aktürk, savaş başlamadan önce piyasaların krizi bir miktar satın almış olsalar da 70 dolar civarındaki Brent'in şu anda 103 dolar civarında olduğuna işaret ederek, doğalgazın ise Atlantik havzasında 9 dolar/MMBtu civarlarında iken şimdi 17.5 dolar/MMBtu'yu geçtiğini kaydediyor. Uzak Doğu'da, Pasifik havzasında bu rakamın 24 dolar/MMBtu'ya ulaştığını vurgulayan Aktürk, "Petrol üretim sahalarındaki operatörler mücbir sebep nedeniyle üretimleri durdurmaya başladı. Körfez'deki rafinerilere, proses tesislere ve petrokimya tesislerine yeterli ham petrol gelmediği gibi bu tesislerde hem ham madde sıkıntısı hem de savaş mücbir sebebi nedeniyle üretimlerini durdurmaya başladı. Rafinerilerin ham petrol tedariki belli bir kapasite kullanım oranının altına düşerse zaten teknik olarak çalışamaz. Hal böyle olunca artık krizin boyutu sadece fiyat ve petrol ürünü tedariki değil, petrol ürünlerine dayalı tüm sanayiler için tedarik zincirindeki bozulmaya dönüştü. Geçen süre tüm bu tesislerin aleyhine çalışmakta. Bir rafineri ya da petrokimya tesisini kapattıktan sonra devreye alma süreçleri uzun ve meşakkatli. Bölgede yarın bir ateşkes ya da çözüm süreci olsa da artık bahse konu tesislerin tekrar devreye alınması haftaları bulabilecek" diye konuşuyor.

ÇİFTE KISKAÇ ETKİSİ

Şimdi de petrol piyasasında yaşanacak risklerin ulusal ekonomiye yansımalarına bir göz atalım.

Atılım Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Doğan Cansızlar, petrol fiyatlarındaki her hareketin, Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkeler için adeta bir "çifte kıskaç" etkisi yarattığının altını çiziyor. Cansızlar, şunları söylüyor:

"Enerji fiyatlarındaki artış Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkeler açısından ek bir kırılganlık yaratıyor. Petrol fiyatları yükseldiğinde enflasyon ve cari açık artıyor, döviz ihtiyacı büyüyor ve bu durum risk primine yansıyor ve borçlanma maliyetlerini artırıyor. Türkiye'nin şanssızlığı, geçici de olsa bu şoka, yüksek enflasyon ve zayıf sanayi üretimiyle yakalanmış olması.

Bu nedenle, Türkiye'nin dezenflasyon sürecinde olduğu bir dönemde ortaya çıkan bu gelişme para politikası alanını daraltabilir, Merkez Bankası'nın manevra kabiliyetini azaltabilir ve maliye politikası üzerindeki yükü artırabilir.

Sürecin para politikasına ilk yansımasını da TCMB Para Politikası Kurulu son toplantısında 'faiz indirimi' kararı yerine 'pas geçme' şeklinde gördük."

"FATURA 100 MİLYAR DOLARA ÇIKABİLİR"

İstanbul Kültür Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sinan Alçın ise, Türkiye'nin 2025 yılı enerji maliyetinin yaklaşık 65 milyar dolar düzeyinde gerçekleştiğini vurgulayarak, son gelişmelerin enerji faturasında yaklaşık 35 milyar dolarlık bir artış riskine işaret ettiğini kaydediyor. Alçın, "2025 yılı ortalama ham petrol fiyatının 64 dolar civarında olduğunu dikkate alırsak ve ham petrolün toplam enerji ve enerjiye bağlı ham madde ithalatının ana gövdesini oluşturduğunu da hesaba kattığımızda, 120 dolar seviyesine kalıcı olarak yerleşecek ham petrol fiyatlarının Türkiye'nin 2026 yılı enerji harcamasını yaklaşık 100 milyar dolar seviyesine çıkartacağını söyleyebiliriz. Bu, enflasyon üzerinde özellikle Yİ-ÜFE üzerinden maliyet geçişine neden olabilir. 2022 yılında Rusya'nın Ukrayna'ya saldırması sonucu 100 doları aşan ham petrol fiyatları Türkiye'de Yİ-ÜFE'yi yüzde 156'ya kadar çıkartmış ve bu durumun tetiklediği maliyet bacağı ile enflasyon oranı yüzde 75'in üzerine taşınmıştı. Şu an ABD-İsrail-İran çatışmasının yarattığı arz kaygısının sürekli olma ihtimali 2022 kadar gerçekçi ve 'sürdürülebilir' değil. Dolayısıyla 120 dolar üzerinde tutunacak bir ham petrol fiyatı öngörüsü biraz zorlama bir senaryo olacaktır. Ancak ikincil etkileri dikkate alırsak küresel yatırım ve ticaret iştahının bozulabileceğini söylemek yanlış olmaz" diye konuşuyor.

YATIRIM KARARLARINI ERTELEYEBİLİR

Adana Sanayi Odası Yönetim Kurulu Başkanı Zeki Kıvanç da Orta Doğu'daki enerji hatlarının güvenliği konusunda oluşan soru işaretlerinin, enerji ithalatına bağımlı ekonomiler açısından riskleri artırdığına dikkat çekerek, bu belirsizlik ortamının yatırım kararlarında da temkinli bir yaklaşımı beraberinde getirdiğini vurguluyor. Yüksek enerji maliyetleri ve fiyat oynaklığının bazı sektörlerde yeni yatırım kararlarının ertelenmesine yol açabildiğini dile getiren Kıvanç, "Özellikle enerji yoğun üretim yapan sektörlerde sermayenin kısa vadede daha ihtiyatlı hareket etmesi ve piyasalardaki gelişmeleri izlemeyi tercih etmesi olası görünüyor. Bununla birlikte uzun vadede enerji arz güvenliğini artıracak yatırımların daha fazla önem kazanması bekleniyor" diyor.

"EKONOMİ STAGFLASYON RİSKİNE YAKLAŞIR"

Önemli bir diğer risk ise stagflasyon. Türkiye ekonomisinde petrol fiyatlarındaki her 10 dolarlık kalıcı artışın yıllık cari işlemler açığına yaklaşık 4-5 milyar dolar ek yük getirdiğini vurgulayan Prof. Dr. Cansızlar, tüketici enflasyonuna (TÜFE) ise doğrudan ve dolaylı yoldan yaklaşık 0.7-0.9 puanlık bir katkı yaptığını dile getiriyor. Petrolün 120 dolara yerleşmesinin Orta Vadeli Program (OVP) hedeflerini sarstığını belirten Cansızlar, OVP'de petrolün fiyatının 65 dolar, enflasyon hedefinin de yüzde 16 olarak belirlendiğine dikkat çekiyor.

İthal girdi maliyetleri artacağı için enflasyonun baz etkisiyle düşüşünün zorlaşacağına işaret eden Cansızlar, "TCMB, faizleri daha uzun süre yüksek tutmak zorunda kalır. Yüksek enerji maliyeti hem tüketimi hem de üretimi baskılar. Para politikasının sıkılığına enerji şoku eklenince, ekonomi 'stagflasyon' (durgunluk içinde enflasyon) riskine yaklaşır" ifadelerini kullanıyor.

"KALICI BİR JEOPOLİTİK RİSK PRİMİ OLUŞTU"

Prof. Dr. Alçın da stagflasyon riskine dikkat çekiyor. Özellikle petrokimya ürünleri ile birlikte düşünüldüğünde, petrol fiyatlarındaki artışın sanayi üretimi üzerinde hem enerji hem de ham madde boyutuyla baskılayıcı rolü öne çıkacağını vurgulayan Alçın, "Maliyet artışı piyasa koşulları içerisinde fiyatlara yansır. Ancak maliyet artışlarının ne kadarının fiyatlara yansıtılabileceği piyasadaki efektif talep düzeyine bağlıdır. Yani maliyet artışlarından üretici sektörler her zaman 'fiyat artırarak' kurtulamazlar. Bu tip ani maliyet artışına bağlı arz şoklarında genellikle (1974'de olduğu gibi) stagflasyon oluşabilir. Bu durumda bir taraftan üretim daralırken diğer yandan fiyatlar genel düzeyi sürekli olarak yükselir. Firmaların kapanmayla yüzleştiği ortamda, tüketiciler de işini kaybederken fiyat artışlarıyla boğuşmak zorunda kalır. Bu durum devletin maliyetleri baskılayıcı sübvansiyonlara yönelmesini zorunlu kılsa da hazine olanakları her ülkenin müdahale biçim ve şiddetini farklılaştırır" diyor.

Türk sanayisinin enerji arz güvenliğinin Hürmüz Boğazı'ndaki krizin süresine bağlı olduğuna dikkat çeken Alçın, şunları kaydediyor:

"Örneğin 2-3 haftalık bir kalıcı arz sıkıntısı ülkelerin şu andaki stratejik rezervlerini arz etmesiyle çözülebilir. Ancak arz sıkıntısının 4-5 haftayı geçtiği durumda stratejik rezervler de iş görmez hale gelir. Nitekim pandemi döneminde ülkelerin stratejik rezervlerinin sanılanın oldukça gerisinde olduğunu gözlemledik. Geçmiş dönemdeki petrol krizleri hep geçici çözümlerle atlatıldı. Ancak bu kez İran-İsrail eksenli gerilim kalıcı bir jeopolitik risk primi oluşturmuş görünüyor."

"ENERJİ STRATEJİK BİR UNSUR"

"Enerji şokunun", sanayi üretiminin maliyet yapısını doğrudan sarsmaya başladığına dikkat çeken Adana Sanayi Odası Başkanı Kıvanç da, savaşla birlikte yüzde 40'ı aşkın bir artışla 100 doları aşan petrol fiyatlarının, mevcut belirsizlik ortamında daha da yükselmesi yönündeki beklentilerin küresel piyasalarda ciddi bir jeopolitik risk primi oluşmasına yol açtığını dile getiriyor. Kıvanç, "Son dönemde petrol fiyatlarında görülen artış, yalnızca enerji faturalarının büyümesine yol açmakla kalmıyor; aynı zamanda üretim zincirinin farklı halkalarında maliyet baskısını artırıyor. Sanayi için enerji artık sadece bir girdi maliyeti değil, aynı zamanda stratejik bir unsur haline geldi. Bu nedenle sanayicinin önümüzdeki dönemde enerji kullanımında daha verimli teknolojilere yönelmesi, farklı enerji kaynaklarını üretim süreçlerine entegre etmesi ve uzun vadeli enerji tedarik planlarını daha dikkatli şekilde oluşturması önem kazanıyor. Özellikle yenilenebilir enerji yatırımlarının artırılması, sanayi tesislerinin kendi enerjisinin bir bölümünü üretmesi ve enerji verimliliği yatırımlarının hızlandırılması, küresel kriz dönemlerinde üretimin sürdürülebilirliğini güçlendirebilecek adımlar arasında yer alıyor" diye konuşuyor.

İTHAL ENFLASYON TEHDİDİ

Petrol şokunun ihracat pazarları ve rekabet gücüne etkisine de bakalım. Enerji bağımlılığının Türkiye'nin Avrupa pazarındaki konumunu iki yönden tehdit ettiğine dikkat çekten Prof. Dr. Cansızlar, "İlki pazar payı kaybı. Enerji sepeti nükleer veya yenilenebilir kaynaklarla çeşitlenmiş Fransa veya bazı Doğu Avrupa ülkeleri gibi rakipler, bu şoku daha az maliyet artışıyla atlatabilir. İkincisi ithal enflasyon. Türkiye'nin ihracatı büyük oranda ithal girdiye (ham madde ve enerji) dayalı olduğu için, petrol fiyatı arttıkça ihraç ürünlerimizin birim fiyatı yükselir ve fiyat rekabetçiliğimiz azalır. İş dünyası için strateji: Şirketler, sadece kur avantajına güvenmek yerine operasyonel verimlilik ve lojistik optimizasyonuna odaklanmalı; enerji yoğun sektörlerden teknoloji yoğun sektörlere geçişi hızlandırmalıdır" diye konuşuyor.

SERMAYE ERİMESİ RİSKİ

Yüksek petrol fiyatlarının, ham madde ve navlun maliyetlerini yukarı çekerek şirketlerin işletme sermayesi ihtiyacını katladığını dile getiren Cansızlar, "Kredi musluklarının dar olduğu, mevcut yüksek faiz ortamında, sanayicinin bu artan maliyeti dış kaynakla finanse etmesi çok pahalı. Birçok KOBİ, artan maliyetleri satış fiyatlarına aynı hızla yansıtamadığı takdirde özkaynaklarından harcamaya başlar. Bu durum, 'stok karı' gibi görünen ancak aslında yerine koyma maliyetinin altında kalan bir sermaye erimesi riskini doğurur" diyor.

Bursa Ticaret ve Sanayi Odası (BTSO) Yönetim Kurulu Başkanı İbrahim Burkay ise, enerji fiyatlarındaki artışın, firmaların maliyetlerinin yanı sıra işletme sermayesi ihtiyacını da ciddi biçimde arttırdığına değiniyor. Özellikle üretim ve ihracat yapan şirketler açısından bu durumun nakit akışı üzerinde önemli bir baskı oluşturabileceğini belirten Burkay, "Bu süreçte üretimin sürdürülebilirliği için işletme sermayesine yönelik uygun koşullu kredi imkanlarının artırılması, ihracat finansmanının güçlendirilmesi ve enerji maliyetlerindeki ani dalgalanmalara karşı esnek maliye politikalarının uygulanması önemlidir. Sanayiciyi destekleyen finansman mekanizmaları üretimin devamlılığı açısından kritik bir rol oynar. Çünkü üretimi ayakta tutmak, istihdamı ve ihracatı da korumak anlamına gelir" şeklinde konuşuyor.

"SANAYİCİYİ 'VERİMLİLİK DEVRİMİNE' ZORLUYOR"

Yeni normalin "üretim modelinde" dönüşüm olduğunun altını çizen Cansızlar, "Sadece 'maliyet yönetimi' yapmak, su alan bir gemide suyu tahliye etmeye çalışmaktır. Gemi deliktir ve köklü bir değişim şarttır: Şirketler kendi enerjisini üretmek ve enerji geri kazanım sistemlerini kurmak zorundadır. Avrupa'nın 'Sınırda Karbon Düzenlemesi' de dikkate alındığında, enerji verimliliği artık bir tercih değil, pazarda kalma şartıdır. Tedarik zincirlerini tek bölgeye veya tek enerji kaynağına bağlamayan, esnek üretim modelleri geliştirilmelidir. Özetle: Türkiye için enerji şoku, para politikasının hareket alanını daraltırken sanayiciyi 'verimlilik devrimi' yapmaya zorluyor. Bu süreçte ayakta kalanlar, enerji maliyetini yönetenler değil, enerjiyi üretim sürecinden rasyonalize edenler olacaktır" şeklinde konuşuyor.

Mevcut savaşın tetiklediği enerji krizi hiç yaşanmasa bile Türkiye'nin mevcut genç nüfus ve üretim olanakları dikkate alındığında, kesinlikle daha az enerji yoğun sektörlere (yazılım vb) yönelmesi gerektiğini vurgulayan Alçın, "Özellikle son 20 yılda görünmez mal (Intangible goods) ticaretinin bu kadar yoğunlaştığı bir küresel ticaret ortamında Türkiye'nin üretim yapısını bu yönüyle değiştirmesi gerekiyor. Buradaki kötü senaryo 'sanayisizleşmedir'. Türkiye mevcut konjonktürden sanayisizleşerek değil, sanayisini dönüştürerek çıkmayı başarmalıdır" diyor.

"EN RİSKLİ SEKTÖR HAVACILIK"

Şimdi de, petrol krizinden en çok etkilenen sektörlere bir göz atalım. Prof. Dr. Cansızlar, "En riskli sektör havacılık. Yakıt maliyeti toplam maliyetin yaklaşık yüzde 35'ini oluşturuyor. Lojistikte sigorta ve navlun maliyetleri petrol fiyatına riske doğrudan bağlı. Kimya ve petrokimyada, ham madde maliyetleri enerji fiyatlarına bağlı. Jeopolitik risklere karşı en duyarlı sektör olan turizmde rezervasyon iptalleri başladı. Görece avantajlı sektörlerden biri savunma sanayi. Jeopolitik risklerin arttığı dönemlerde savunma harcamaları yükselir. NATO ülkeleri savunma harcamalarını GSYH'nin yaklaşık yüzde 2.2'sine çıkardı. Enerji krizleri güneş ve rüzgar yatırımlarını hızlandırır. Altın fiyatı kriz dönemlerinde yükselir" diye anlatıyor.

"TÜRKİYE İÇİN KRİTİK EŞİK SANAYİ ÜRETİMİ"

Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı'nın (TEPAV) yayımladığı "Hürmüz Krizi: Petrokimya, Gübre ve Sanayi Girdilerinde Küresel Tedarik Riski ve Türkiye'ye Etkisi" başlıklı değerlendirme notunda, Hürmüz krizinin Türkiye açısından yalnızca bir enerji fiyat meselesi olmadığı vurgulanıyor. Krizin sanayi üretimi, tarım, lojistik ve enerji maliyetleri üzerinden eş zamanlı bir baskı yaratabilecek çok katmanlı bir risk alanı oluşturduğuna işaret ediliyor.

Enerji ve İklim Değişikliği Çalışmaları Merkezi Direktörü Dr. Mühdan Sağlam ile araştırmacı Günbey Korkmaz tarafından hazırlanan değerlendirme notunda; Türkiye'nin Körfez ülkeleriyle ticaret yapısına bakıldığında özellikle alüminyum ve petrokimya ham maddeleri öne çıktığı vurgulanıyor. Değerlendirme notuna göre, Türkiye, Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman başta olmak üzere Körfez üreticilerinden yılda yaklaşık 700 milyon ile 1 milyar dolar arasında alüminyum ve alüminyum ürünleri ithal ediyor. Plastik ve petrokimya ham maddelerinde ise bu ülkelerden yapılan ithalat yaklaşık 2 milyar dolar seviyesine ulaşıyor.

Bu ürünlerin önemli bir bölümü Basra Körfezi limanlarından deniz yoluyla sevk edilerek Hürmüz Boğazı üzerinden Türkiye'ye ulaşıyor. Bu nedenle boğazda yaşanabilecek bir tıkanıklık, sanayi üretiminin temel girdileri açısından ciddi bir lojistik kırılganlık yaratıyor. Krizden etkilenebilecek bir diğer kritik girdi ise monoetilen glikol (MEG). Polyester lif ve PET üretiminin temel ham maddesi olan bu ürün, Türkiye'nin güçlü olduğu tekstil, hazır giyim ve ambalaj sanayileri için hayati öneme sahip.

Türkiye'nin yıllık MEG ithalatı yaklaşık 700 ila 900 milyon dolar seviyesinde bulunurken bu ticaretin yaklaşık yüzde 35-40'ı Körfez üreticilerinden sağlanıyor. Hürmüz'de yaşanabilecek bir lojistik aksama, bu ham maddenin maliyetini artırarak polyester üretiminde maliyet baskısı yaratabilir. Bu durum Türkiye'nin 30 milyar doların üzerindeki tekstil ve hazır giyim ihracatı açısından rekabet baskısını artırabilecek bir risk oluşturuyor.

TÜM ÜRETİM ZİNCİRİNİ DOĞRUDAN ETKİLİYOR

Şimdi de iş dünyasına kulak verelim. Avrupa'nın ikinci, dünyanın altıncı büyük üreticisi olan Türk plastik sektörü, Brent petroldeki yükselişin sanayici için maliyet şoku yarattığına, sektörü üretim yapamaz noktaya sürüklediğine dikkat çekiyor.

Plastik Sanayicileri Federasyonu (PLASFED) Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Karadeniz, Brent petrol fiyatlarının 119 doları test etmesinin üretim maliyetlerini ciddi şekilde baskıladığını, sanayici açısından bu tablonun sürdürülebilir olmadığını vurguluyor. Petroldeki yükselişin yalnızca enerji maliyetlerini değil, tüm üretim zincirini doğrudan etkilediğini belirten Karadeniz, Brent petrolün sürekli yükselmesinin sanayici için adeta bir maliyet şoku anlamına geldiğine dikkat çekiyor.

"PETROKİMYA YATIRIMLARININ ARTIRILMASI STRATEJİK ZORUNLULUK"

Plastik, kimya, ambalaj, otomotiv ve beyaz eşya gibi birçok sektörün petrolden türeyen ham maddelerle üretim yaptığına dikkat çeken Karadeniz, dolayısıyla petrol fiyatı yükseldiğinde yalnızca yakıt değil, üretimin temel girdilerinin de aynı hızla pahalandığını kaydediyor. Karadeniz, "Bugün dünya pazarlarında rekabet ettiğimiz ülkelerin önemli bir kısmı enerjiye daha ucuz erişebiliyor. Türkiye'de ise petrol ve enerji maliyetlerindeki artış doğrudan üreticiye yansıyor. Bu durum ihracat yapan sanayicinin uluslararası pazarlarda fiyat tutturmasını giderek zorlaştırıyor" diyor.

Yüksek petrol fiyatının sadece bugünün maliyetini artırmadığını, yarının üretim kararlarını da belirsiz hale getirdiğini ifade eden Karadeniz, açıklamalarını şöyle sürdürüyor:

"Küresel enerji fiyatları bu seviyelerde kalırsa birçok sektörde karlılık ciddi şekilde eriyecektir. Sanayicinin ayakta kalabilmesi için enerji maliyetlerini dengeleyecek yapısal adımların hızla atılması gerekiyor. Türkiye'nin üretim gücünü koruması için petrokimya yatırımlarının artırılması stratejik bir zorunluluktur."

FİYATLARA DOLAR BAZLI YÜZDE 35 ZAM

Ege Plastik Sanayicileri Derneği (EGEPLASDER) Yönetim Kurulu Başkanı Şener Gençer ise, başta alçak yoğunluk polietilen, polipropilen ve polivinil klorür (PVC) olmak üzere onlarca sektörün üretiminde kullanılan temel petrokimyasallarda ithalatın adeta durma noktasına geldiğini vurguluyor.

Türkiye'nin tek yerli ham madde üreticisi Petkim'in iç pazarın ihtiyacının yüzde 7'sini karşılayabildiğine dikkat çeken Gençer, Avrupa'nın ikinci, dünyanın altıncı büyük üreticisi olan Türk plastik sektörünün, üretim yapamaz noktaya sürüklendiği uyarısında bulunuyor. Petkim'den ürün alan sanayicilerin, ihtiyaçlarının çok azını tedarik edebildiklerini, ham madde ihtiyacının tamamını ithalatla karşılayan firmaların ise durma noktasına geldiğine işaret eden Gençer, "Son bir haftadır yurt dışından hemen hiç ham madde gelmiyor. Arada fırsatçılar ve karaborsacılar da olsa da genel itibarıyla ham madde tedarikçisi şirketler müşterilerini korumaya çalışıyor. Ancak küresel piyasalarda petrol fiyatları kaynaklı krizin etkisiyle gemilerde bulunan malların fiyatlarına daha limana inmeden ABD doları bazında yüzde 35 zam yapılmış durumda. Alçak yoğunluk polietilen gibi ürünlerde zam oranı yüzde 60'a kadar yükseldi. Zarar ya da kar demeden üretimimizi bir şekilde sürdürmek, müşterilerimizin ihtiyaçlarını karşılamak zorundayız. Satış fiyatımızı sabitleyip siparişimizi almışız ama başta işgücü olmak üzere TL bazlı maliyetlerimiz hesapta olmayan şekilde yükseliyor. Bu durumun bugünden yarına değişebileceğini de öngöremiyoruz. Yıllardır taşıma suyla bu değirmen dönmez diyorduk. Şimdi bu gerçeği yaşayarak öğrenmiş bulunuyoruz" diye konuşuyor.

"ETKİSİ UZUN SÜRECEK"

İran'da ve Basra Körfezi'ndeki kıyıdaş ülkelerde bulunan rafineri ve petrokimya tesislerinin bombalanması ile petrokimya sektörünü uzun yıllar sürecek bir krizin beklediğini vurgulayan Gençer, bu ülkelerin doğalgaz ve petrol zengini olmaları nedeniyle petrokimya sektöründe fiyatları belirleyen noktada konumlandıklarına işaret ediyor. Gençer, "Her akşam TV ekranlarında petrokimya tesislerinin bombalanmasını izliyoruz. Bu tesisler milyarlarca dolara mal olan, bilgi ve sermaye yoğun, entegrasyonu tam olan fabrikalardan oluşuyor. Bu tesislerin tekrar ve sıfırdan kurulması en az 10 yıllık bir süreci gerektirir. Bizim yerli üreticimiz Petkim, bir rafineri ürünü olan naftayı parçalayarak elde ettiği etilen ile üretim yaparken; Körfez bölgesindeki ülkeler çok daha düşük maliyetli doğalgaz, etan ya da metan bazlı üretim gerçekleştiriyor. Bu tesislerin bir daha ayağa kalkamayacak şekilde zarar görmesi ile petrokimyada uzunca bir süre ucuz ham maddeye dayalı üretim sekteye uğrayacak. Bu durum, yerli petrokimya üretimi iyice dibe vuran Türkiye ve bizim gibi sanayiciler için iyi haber değil" diye konuşuyor.

GIDA ENFLASYONUNU TETİKLEYEBİLİR

Dünyada üre gübresinin yüzde 25-35'i, amonyağın yüzde 25-30'u ve fosfatlı gübrenin önemli bölümü Hürmüz Boğazı'ndan geçiyor. Bu nedenle Hürmüz Boğazı krizinin tarım sektörünü de olumsuz etkileyebileceği, gıda enflasyonunu tekikleyebileceği ifade ediliyor. Gübre Üreticileri, İthalatçıları ve İhracatçıları Derneği (GÜİD) Genel Sekreteri Rafet Uygur, Türkiye'nin yıllık bazda 6.7-7 milyon ton gübre tüketimi olduğunu vurgulayarak, buna karşılık üretimin ise ortalama 4.5 milyon ton seviyelerinde yer aldığını hatırlatıyor. İthalatın ise ortalama 2.5 milyon ton seviyelerine ulaştığını dile getiren Uygur, "Bu ithalat içerisinde en önemli ürünü yaklaşık 1.9 milyon ton ile ÜRE gübresi oluşturuyor. Yıllık bazda 2.3-2.5 milyon ton tüketimi olan ÜRE gübresi tarımsal üretim ve gıda sürdürülebilirliği açısından stratejik öneme sahip. Üre ithalatımızın tedarik noktalarında 3 önemli ülke yer almakta olup ithalatımızın yüzde 65'ini İran, yüzde 35'ini de Rusya ve Mısır oluşturuyor. Bu bakımdan gerek Hürmüz Boğazı ve gerekse İran'ın içinde bulunduğu savaş krizi, ülkemizi tarımsal açıdan olumsuz etkileyecek süreçleri içeriyor. Tarım ve Orman Bakanlığı'nın, devam edecek olan olumsuz piyasa koşullarına göre uygulamaya koymuş olduğu önlemler, bitkisel üretim ve verimlikte kayba neden olmadan yeterli arzı oluşturmaya yönelik çok önemli adımlar" şeklinde konuşuyor.

GÜBREDE TEDBİRLER ALINDI

İran savaşıyla birlikte Tarım ve Orman Bakanlığı tarımsal üretimin aksamaması için art arda tedbirler aldı. Türkiye'de tarımsal üretimde ve sanayide kullanılmak üzere özel sektör tarafından gübre ve gübre ham maddesi tedarikleri yapıldı. Gübre stokları yeterli seviyeye ulaştırıldı.

Hürmüz Boğazı'nda gemi trafiğinde yaşanan belirsizlik nedeniyle tüm dünyada gübre fiyatları artmasıyla yeni tedbirler devreye girdi. Güzlük ekilişlerin için üst gübre, yazlık ekilişleri için de taban gübresinin yoğun kullanıldığı ilkbahar döneminde bu üründeki fiyat artışının kontrol edilmesi ve çiftçilerin gübreye erişimini sağlamak amacıyla, alternatif ülkelerden ilk etapta uygun fiyata üre gübresi temin edilmesi için yüzde 6.5 olan gümrük vergisi sıfıra indirildi. GÜİD Yönetim Kurulu Başkanı Gökhan Uzunoğlu, bu kararla küresel çaptaki maliyet artışlarının çiftçiye yansımasının hafifletildiğini kaydediyor.

Alınan bir diğer tedbir; üreticilerin gübreye erişimini sağlamak amacıyla amonyum nitrat ve kalsiyum amonyum nitrat gübrelerinin ihracatının durduruldu. Bu ürünlerin yurt içinde kullanılması için tedbirler alındı. Öte yandan, gübre ve gübre ham maddelerini alternatif pazarlardan temin etmek amacıyla bu ürünlerin yoğun olduğu ülkelerle görüşmeler de sürdürülüyor. Uzunoğlu, üre gübresinin antrepolardaki ürünlerde dahil olmak üzere ihracatının kısıtlanmasının, iç piyasaya gerekli arzın oluşturulmasına yönelik önemli bir karar olduğunu dile getiriyor.

Bakanlık ayrıca, 81 il valiliğine gönderilen genelgeyle, amonyum nitrat gübresinin tarımda yeniden kullanılmasına izin verdi. Genelgeye göre, amonyum nitrat gübresinin satış ve sevkiyatı 30 Mayıs'a kadar yapılacak. Uzunoğlu, bu stratejik kararın, piyasadaki yüksek üre talebini dengelemek ve alternatif azot kaynağı yaratmakla beraber gıda güvenliğini yakından ilgilendiren bitkisel üretimi garanti altına almak ve verim kaybının önlenmesi adına atılmış önemli bir adım olarak ifade ediyor. Uzunoğlu, gübre piyasasına yönelik hızlı ve kararlı adımlara tam destek verdiklerini vurguluyor.

DİKKATLE İZLENİYOR

Küresel enerji piyasalarında yaşanan dalgalanmalar ve Orta Doğu'daki jeopolitik gerilimler, petrol ve petrokimya temelli üretim yapan kimya sektörünü de etkiliyor. Kimya Sanayicileri Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Haluk Erceber, dünya petrol ticaretinin önemli bir bölümünün geçtiği Hürmüz Boğazı çevresinde yaşanan gelişmelerin, özellikle ham madde tedariki ve maliyetler açısından sektör tarafından dikkatle izlendiğini vurguluyor. Mevcut durumda küresel ölçekte doğrudan bir ham madde kesintisi yaşandığına dair yaygın bir tablo bulunmadığına dikkat çeken Erceber, ancak navlun ve sigorta maliyetlerindeki artış, teslim sürelerinde yaşanan belirsizlikler ve petrol fiyatlarındaki oynaklığın sektör üzerinde maliyet baskısı yarattığının altını çiziyor. Erceber, bu etkilerin özellikle petrokimya ara ürünlerinde daha hızlı hissedildiğine dikkat çekiyor. İran'ın, Çin'e petrol sevk etmekte zorlandığını ve Çin'in üretimde zorluk çekmeye başladığını dile getiren Erceber, "Cracker'lar için nafta gerekiyor, gecikmeler var. Dolayısı ile kimyasal siparişlerini Çin iptal etmeye başladı. Temmuz sonrası durumun daha da zorlaşabileceği öngörülüyor" ifadelerini kullanıyor.

"DOĞRUDAN TEDARİK KRİZİ ÖNGÖRÜLMÜYOR"

İlaç ve hijyen ürünleri gibi stratejik sektörlerde kullanılan bazı kimyasal girdilerin önemli bir kısmının küresel tedarik zincirlerine bağlı olduğuna işaret eden Erceber, "Bu nedenle enerji fiyatlarında yaşanan artış ve lojistik maliyetlerindeki yükseliş, söz konusu ürünlerin üretim maliyetlerini dolaylı olarak etkileyebiliyor. Bununla birlikte mevcut durumda ilaç veya hijyen ürünlerinde doğrudan bir tedarik krizi öngörülmüyor. Ancak küresel enerji piyasalarında yaşanabilecek uzun süreli bir gerilim, kimyasal ara ürünlerin maliyetlerini artırarak sektör üzerinde daha belirgin bir baskı oluşturabilir" diyor.

Erceber, petrol fiyatlarındaki yüksek oynaklığın, kimya sanayinin ham madde stratejilerini yeniden değerlendirmesine yol açan önemli faktörlerden biri olduğunu vurguluyor. Geleneksel olarak petrol ve doğal gaz türevlerine dayalı üretim yapan sektör için fiyat dalgalanmalarının hem maliyet yönetimini zorlaştırdığını hem de alternatif ham maddelerin rekabet gücünü artırdığını dile getiren Erceber, "Bu çerçevede biyo-bazlı kimyasallar, geri dönüştürülmüş ham maddeler ve döngüsel ekonomi temelli üretim modelleri giderek daha fazla gündeme geliyor. Özellikle Avrupa Birliği'nin yeşil dönüşüm politikaları ve karbon düzenlemeleri de sektörün bu yöndeki dönüşümünü hızlandıran unsurlar arasında yer alıyor. Ancak biyo-bazlı kimyasalların ölçeklenmesi ve rekabetçi maliyetlerle üretilebilmesi için Ar-Ge yatırımlarının artırılması, sürdürülebilir ham madde kaynaklarının geliştirilmesi ve finansman mekanizmalarının güçlendirilmesi büyük önem taşıyor. Sektör açısından beklenti; bu dönüşümü destekleyecek teşvik mekanizmalarının genişletilmesi, biyoteknoloji ve yeşil kimya alanlarında kamu-özel sektör iş birliklerinin artırılması ve yatırım ortamının güçlendirilmesidir" diye konuşuyor.

"HEM BÜYÜK BİR RİSK HEM DE KONJONKTÜREL BİR FIRSAT"

ABD-İsrail ve İran arasında yaşanmakta olan savaş, küresel enerji piyasalarında ciddi bir dalgalanmayı tetikleyerek, enerji yoğun sektörlerin başında gelen çelik endüstrisini de doğrudan bir maliyet kıskacına aldı. Türkiye Çelik Üreticileri Derneği Genel Sekreteri Dr. Veysel Yayan, elektrik, doğal gaz ve akaryakıt fiyatlarındaki artışın, üretim maliyet yapısını kökten sarsarken, Türk çelik üreticileri için bu durumun hem büyük bir risk hem de konjonktürel bir fırsat penceresi araladığını ifade ediyor. Yayan, "Savaşın yarattığı lojistik kırılmalar ve artan navlun maliyetleri, özellikle Uzak Doğu menşeli ürünlerin küresel pazara erişimini zorlaştırıyor. Brent petrol fiyatlarının, arz güvenliği endişeleriyle yüksek seyretmesi, Uzak Doğulu rakiplerin enerji girdi maliyetlerini yukarı çekerken Türkiye'nin coğrafi yakınlık avantajını pekiştiriyor. Petrol fiyatlarının kısa vadede eski seviyelerine inmesinin beklenmemesi, Türk çelik sektörünün uluslararası pazarlarda, özellikle de AB rotasında elini güçlendirebilecek bir unsur olarak görülüyor. Kısa bir süre içerisinde anlaşma sağlansa bile, sistemi tekrar çalıştırıp, dünya piyasalarının ihtiyaç duyduğu petrolü arz etmenin, zaman alacağı hususu dikkate alındığında, Türk çelik sektörünün rekabet gücünü arttırabilecek birtakım olumlu etkilerinin olabileceği düşünülüyor. En kısa zamanda sona ermesi temenni edilmekle beraber, bu gelişmelerden sonra AB'nin ihtiyacının geçen yıl olduğu gibi, Türkiye'ye daha fazla yönlendirilmesi ihtimal dahilinde görülüyor. Bunun gerek ihracatımızın ve gerekse üretimimizin en azından yılın ilk yarısında belirli bir artış eğilimine girmesine katkı sağlayacağı, sonraki aylarda da söz konusu olumlu etkinin azalarak da olsa devam edeceği değerlendiriliyor" diye konuşuyor.

"YENİLENEBİLİR ENERJİ, SANAYİ İÇİN BİLANÇO SİGORTASI"

Peki, yenilenebilir enerji "petrol/enerji krizlerinden" çıkış bileti olabilir mi? Yenilenebilir enerjiyi sanayi sektörünün sigortası olarak ifade eden, sektör temsilcileri bunun mümkün olabileceğin altını çiziyor.

Hidroelektrik Santralları Sanayi ve İş İnsanları Derneği (HESİAD) Yönetim Kurulu Başkanı Elvan Tuğsuz Güven, geçtiğimiz günlerde petrol fiyatlarının 120 dolara dayanması ve Hürmüz Boğazı çevresindeki risklerin, fosil temelli enerji sisteminin jeopolitik olarak kırılgan olduğunu tekrar gösterdiğini vurguluyor. Yenilenebilir enerji yatırımlarının üç temel fonksiyonu olduğunu dile getiren Güven, şunları anlatıyor:

"İlki enerji maliyetini sabitleme. HES, GES ve RES yatırımları 20-25 yıl boyunca öngörülebilir maliyet sağlar. Fosil yakıt fiyatları ise jeopolitik şoklara açıktır. İkincisi enerji güvenliği. Ülkeler için aslında bir doğal hedge mekanizmasıdır. Enerji maliyetinin yüzde 30-40'ını kendi üretimiyle sabitleyen bir sanayi kuruluşu küresel rekabetlere karşı maliyet konusunda koruma sağlar. Üçüncüsü ise karbon yönetimi. AB'nin karbon düzenlemeleri (özellikle Carbon Border Adjustment Mechanism) nedeniyle ihracatçı sanayi için artık zorunluluk. Bu nedenle yenilenebilir enerji kaynakları sanayi için aslında bilanço sigortasıdır."

"ESNEK MODELLER DEVREYE ALINMALI"

Enerji Yatırımcıları Derneği (GÜYAD) Yönetim Kurulu Başkanı Cem Özkök de yaşanan gelişmelerin enerji güvenliğinin yalnızca fosil yakıt tedarikiyle sağlanamayacağını açık biçimde gösterdiğini vurguluyor. Özkök, "Yerli ve yenilenebilir enerji kaynaklarının artırılması, enerji depolama teknolojilerinin geliştirilmesi ve yeni nesil enerji teknolojilerine yatırım yapılması Türkiye'nin enerji güvenliği açısından stratejik bir öncelik haline geldi" ifadelerini kullanıyor.

Son yaşanan gelişmelerin enerji sistemlerinin ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gösterdiğini belirten Özkök, petrol fiyatlarındaki hızlı yükseliş ve Hürmüz Boğazı gibi kritik geçiş noktalarına ilişkin risklerin yalnızca petrol piyasasını değil, LNG ve doğal gaz piyasalarını da etkileyerek tüm enerji zincirine yansıdığını kaydediyor. Bu nedenle enerji güvenliğinin artık yalnızca arz miktarıyla değil, fiyat istikrarı ve sistem dayanıklılığıyla birlikte değerlendirilmesi gereken bir konu haline geldiğini söyleyen Özkök, bu noktada yenilenebilir enerji yatırımlarının artık yalnızca karbon ayak izinin azaltılmasıyla ilişkilendirilen çevresel bir politika değil; aynı zamanda ekonomik dayanıklılık sağlayan stratejik bir araç olarak görüldüğünü kaydediyor.

"YEKDEM ÖNEMLİ AMA YETERLİ DEĞİL"

HESİAD Başkanı Güven ise sanayi öz tüketim yatırımlarını hızlandırmak için YEKDEM'in önemli ama yeterli olmadığını vurguluyor. YEKDEM'in daha çok lisanslı üretim, fiyat garantisi modeline dayandığını ifade eden Güven, "Enerji krizinde sanayiyi hızlandırmak için destek modelinin üç yönde evrilmesi gerekir. Finansman modeline göre: Düşük faizli yeşil kredi, yatırım garantili leasing, kamu bankası teminat mekanizması. Kurulum hızlandırma konusunda ise izin süreçlerinin tek noktada toplanması, trafo kapasitesi için öncelik sağlanması. HES ve GES+depolama yatırımlarına ise özel teşvik sağlanması gerektiğini düşünüyoruz. Özellikle en büyük, en uzun ömürlü, en güvenilir depolama kaynağı olan pompaj depolamalı HES'lerin yatırım planlarının baş sıralarında yer alması gerektiği düşüncesindeyiz. Fosil yakıt krizlerinde ülkemizin hidrolik kaynaklarına entegre edilecek pompaj depolamalı santrallerin en kıymetli enerji kaynaklarından biri haline gelmesi gerektiğini düşünüyoruz, bu pompaj depolamalı santraller 80 yıla uzanan uzun tesis ömürleri ve büyük yük alıp yük atma kapasiteleri ile kimyasal depolama santrallerini ve iletim sistemi yöneticilerini frekans kontrolünü sağlama ve iletim arz güvenliğini koruma noktasında çok destekleyici yatırımlar olacaktır. Bu dönüşüm yapılırsa sanayide yenilenebilir kurulu güç çok hızlı büyüyebilir" diye konuşuyor.

Güven, yüksek faiz ortamının yatırım için olumsuz bir ortam oluşturduğuna işaret ederek, hibrit GES'lerin (HES arazilerindeki GES yatırımları) hali hazırdaki finansal şartlara ve piyasa takas fiyatlarına göre; faiz yükseldiğinde 9-11 yıl ve üzeri finansal dönüşlere sahip olduğunu hatırlatıyor.

"JEOTERMAL ENERJİ, TÜRKİYE'NİN EN ÖNEMLİ ŞANSI"

Jeotermal Enerji Derneği (JED) Yönetim Kurulu Başkanı Ali Kındap, yenilenebilir kaynaklar arasında baz yük olma özelliği taşıyan jeotermalin, şebekelerin "en iyi dostu" enerji kaynağı olduğunu söylüyor. ABD-İsrail ittifakının İran ile savaşı sonrasında petrol fiyatlarında yaşanan öngörülemez yükselişlerin, birincil enerji kaynaklarında hala yüzde 70'in üzerinde ithalata bağımlı olan Türkiye gibi ülkeler için iyi haber olmadığının altını çizen Kındap, şunları kaydediyor:

"Petrol fiyatları aynı şekilde doğalgaz fiyatlarına, sonrasında ise tüm maliyet kalemlerimize ve ülke enflasyonuna olumsuz yansıyacak. An itibarıyla elektrik üretimimizde doğalgazın payının yüzde 20 seviyesinde olduğunu da hatırlamamız gerekiyor. Bu durum da jeotermal gibi tamamıyla bizim olan, 7/24 kaliteli enerji üretebildiğimiz sürdürülebilir bir enerji kaynağının önemi daha da kritik hale geliyor. Jeotermal, enerji dışı pek çok alanda değer zinciri yaratabilen yapısıyla Türkiye'nin mukayeseli üstünlüğü en yüksek kaynağı. İran savaşı, ülke ekonomimiz için riskler yaratıyor. Ancak bu ve benzeri durumlar, enerji boyutunda ülkemizin ithalata bağımlılığının ne kadar riskli sonuçlar yaratabildiğini de gösteriyor. Enerji kaynaklarınızın olabildiğince fazla yerli olması, temiz olması, yenilenebilir ve sürdürülebilir olması gerekiyor. Jeotermal enerjiyi bu yönüyle Türkiye'nin en önemli şansı olarak görmekteyiz. Halen 1758 MW seviyesinde oluşan kurulu gücümüzün, potansyelimiz karşısında çok yetersiz olduğunu, 2053 Net Sıfır hedeflerimiz için en az 10 bin MW jeotermal kaynaklı elektrik enerjisi kurulu gücüne ulaşmamız gerektiğine de ısrarla vurgu yapıyoruz. Ayrıca başta Avrupa Birliği üyeleri olmak üzere tüm kalkınmış ülkeler, jeotermal enerjiyi sadece net sıfır hedeflerinin değil, enerji güvenliği ve enerji bağımsızlığı vizyonlarının da temel unsuru olarak görüyor. JED olarak en önemli beklentimiz, bir jeotermal ülkesi olan Türkiye'nin, bu eşsiz enerji kaynağına aynı bakış açısı ve farkındalık ile sahip çıkması…"

"Enerji arz güvenliğinde sıkıntı yok"

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar, Türkiye'nin Hürmüz Boğazı'na bağımlılığı olmadığını vurgulayarak, bugüne kadar petrol ve doğal gazda arz güvenliği açısından risk yaşanmadığını, bundan sonra da yaşatmayacaklarını dile getirdi. Bakan Bayraktar, yaptığı bir açıklamada, pandemi döneminde enerji alanında yaşananların bir talep krizi olduğunu belirterek, bugün ise bu durumun bir arz krizine dönüştüğünü kaydetti.

Hürmüz Boğazı'ndaki gelişmelerin Türkiye'ye etkisini de değerlendiren

Bakan Bayraktar, "Bizim için arz güvenliği açısından bu bölge, petrol açısından herhangi bir risk arz etmiyor. İşin bir de doğal gaz boyutu var. Yine bizim Hürmüz'e bir bağımlılığımız yok. Türkiye olarak yaklaşık 12 ayrı ülkeden LNG tedarik ediyoruz. Dört ayrı ülkeden boru hatlarıyla doğal gazımızı tedarik ediyoruz. Doğal gazda da petrolde de ülkemize bugüne kadar arz güvenliğiyle alakalı bir sıkıntı yaşatmadık. Bundan sonraki süreci de çok yakın takip ederek yaşatmayacağız. Şu an için ülkemizde enerji arz güvenliğiyle alakalı bir sıkıntı yok" dedi.

Bakan Bayraktar, bu sürecin kısa sürmesinin Türkiye için de bütün dünya için de çok önem arz ettiğini belirtti. Uluslararası Enerji Ajansı'nın Türkiye'nin de aralarında yer aldığı üye ülkelerden petrol stoklarının bir kısmıyla ilgili talepte bulunduğunu anımsatan Bakan Bayraktar, "Ülke olarak kendi rezervlerimizden yaklaşık 11 milyon varil civarında bir rezervi, 90 günlük bir süre içerisinde bırakacağımızı ifade ettik. Bu fiyatların, daha yukarı gitmesini belki baskılayan önemli unsurlardan bir tanesi" diye konuştu.

Haluk ERCEBER / Türkiye Kimya Sanayicileri Derneği Yönetim Kurulu Başkanı

"Tedarik stratejileri daha dikkatli planlanmalı"

Türkiye kimya sektörü hem üretim hem de ihracat açısından stratejik bir konuma sahip olmakla birlikte, ham madde ithalatına yüksek bağımlılığı nedeniyle enerji fiyatlarındaki dalgalanmalara duyarlı bir yapı sergiliyor. Türk kimya endüstrisi 2025 yılında yaklaşık 30 milyar dolar ihracat gerçekleştirirken, 50 milyar dolar seviyesinde ithalat yapmış; böylece sektörün cari açığı yaklaşık 20 milyar dolar olarak gerçekleşmiştir. Bu tutar, Türkiye'nin toplam dış ticaret açığının yaklaşık yüzde 20'sine karşılık gelerek sektörün dış ticaret dengesi açısından taşıdığı kritik önemi ortaya koymaktadır. Petrol fiyatlarındaki keskin artışlar kısa vadede maliyet baskısı yaratsa da sektörün üretim kapasitesi ve küresel pazarlara erişimi güçlü kalmaya devam ediyor. Bu nedenle mevcut petrol şokunun tek başına sektörün 2026 ihracat hedeflerini köklü biçimde revize ettirecek ölçekte bir risk oluşturmadığı, ancak firmaların maliyet yönetimi ve tedarik stratejilerini daha dikkatli planlamasını gerektiren bir dönem yarattığı değerlendiriliyor. Enerji verimliliği yatırımları, yerli petrokimya kapasitesinin artırılması ve ham madde çeşitlendirmesi ise sektörün uzun vadeli dayanıklılığını güçlendirebilecek temel adımlar arasında gösteriliyor.

Adil PELİSTER / İstanbul Kimyevi Maddeler ve Mamulleri İhracatçıları Birliği Yönetim Kurulu Başkanı

"Kritik ham madde temininde doğrudan bir kesinti yok"

Hürmüz Boğazı küresel enerji ve petrokimya ticaretinin en önemli geçiş noktalarından biri olduğu için burada yaşanabilecek herhangi bir güvenlik sorunu doğal olarak tüm dünyada yakından takip ediliyor. Ancak şu an itibarıyla Türkiye kimya sektörünün kritik ham madde temininde doğrudan bir kesinti yaşandığını söylemek mümkün değil.

Bununla birlikte jeopolitik risklerin artması enerji ve petrokimya fiyatlarında dalgalanmalara yol açabiliyor. Bu durum özellikle petrol ve türevlerine dayalı ham maddelerin maliyetini yükselterek üretim maliyetleri üzerinde baskı oluşturabiliyor. İlk etapta sektörün karşı karşıya kaldığı temel etki de daha çok maliyet tarafında görülüyor.

Petrol fiyatlarındaki dalgalanmalar, kimya sektöründe alternatif ham madde arayışlarını uzun süredir gündemde tutuyor. Biyo-bazlı ham maddeler ve döngüsel kimya uygulamaları hem sürdürülebilirlik hedefleri hem de arz güvenliği açısından giderek daha fazla önem kazanıyor. Enerji ve petrol fiyatlarında yaşanan volatilite, orta ve uzun vadede firmaların ham madde kaynaklarını çeşitlendirme yönündeki motivasyonunu artırabilir. Özellikle Avrupa Yeşil Mutabakatı ile birlikte sürdürülebilir ve düşük karbonlu üretim modellerine geçiş zaten sektörün ana gündem başlıklarından biri haline gelmiş durumda.

Bu sürecin hızlanabilmesi için Ar-Ge yatırımlarının desteklenmesi, biyo-bazlı ham madde üretim kapasitesinin artırılması ve yeşil dönüşüm yatırımlarına yönelik finansman imkânlarının genişletilmesi büyük önem taşıyor. Ayrıca üniversite-sanayi iş birliklerinin güçlendirilmesi ve yeni teknolojilerin ticarileşmesini destekleyecek teşvik

mekanizmalarının geliştirilmesi de sektörümüz açısından kritik görülüyor.

Yavuz EROĞLU / TOBB Plastik, Kauçuk ve Kompozit Sanayi Meclisi Başkanı, PAGEV Yönetim Kurulu Başkanı

"Plastik ambalajlar ortalama yüzde 30 zamlandı"

Plastiğin ana girdisi polimer. Bunların da ana ham maddesi petrol ve doğal gaz. Savaşın başından bu yana petrol ve doğal gaz fiyatlarında minimum yüzde 50-60 artışlar meydana geldi ve her gün artmaya da devam ediyor. Böylece, plastik sektörünün ana ham maddesi polimerlerde de aynı şekilde büyük oranda artışlar meydana geldi. İki önemli sorun var: İlki sektörün ana ham maddesinde meydana gelen artış, ikincisi bu parayı verseniz de ham maddeye ulaşabilme, ham maddeyi tedarik edebilme sıkıntısı. Bu nedenle şu anda ham madde kaynaklı peynir kutusundan su şişesine kadar plastik ambalajlara yüzde 25-30 oranında zam geldi. Eğer bu süreç çözümsüzlükle devam ederse; fiyat artışlarının çok daha fazla olmasını, enflasyonist anlamda ciddi etkiler yaratmasını öngörüyoruz. Bu süreç, sanayicinin finansman ihtiyacını da yüzde 50-60 artıracaktır. Bu konuda çözüm üretilmeli. Öncelikle sabit fiyatla ihale almış kamuyla çalışan sanayicilerin, yüzde 50-60'lık artışların karşısında korunması gerekir. Masaya oturulmalı, kamu bu ihalelerdeki sabit fiyatları tekrar revize etmeli. Sanayiciler olarak savaşın yıkıcı etkileri gidene kadar, ithal edilen ham maddelerin üzerindeki gümrük vergisi, ilave gümrük vergileri, anti damping vergileri, gözetim uygulamaları gibi ek maliyetlerin, askıya alınmasını istiyoruz. Kamuya da bu yönde taleplerimizi ilettik.

Ali KOPUZ / İstanbul Ticaret Borsası Yönetim Kurulu Başkanı

"Stok ve tedarik zinciri yakından izlenmeli"

Hürmüz Boğazı çevresindeki aksaklıklar ve arz kesintileri, enerji ve navlun fiyatlarını yukarı itti. Ancak bugün itibarıyla üretim tarafındaki etkiyi ölçmek için henüz erken. İran savaşı gölgesinde mazot ve gübre fiyatlarında yaşanan sert yükselişte esas risk, şokun geçici olmaktan çıkıp ekim dönemi boyunca kalıcı hale gelmesinde oluşur. Şu aşamada daha çok belirsizlik fiyatlanıyor. Gerilim uzadıkça yalnızca enerji maliyetleri değil, küresel ekonominin tamamı üzerinde ağır bir yük oluşur. Türkiye paniğe kapılmadan riskleri doğru okuyup zamanında tedbir alıyor. Şu anda Türkiye'nin gübre stoklarında herhangi bir sıkıntı bulunmuyor. Dünya piyasalarına kıyasla en uygun ve rekabetçi fiyatlarla gübre ham maddesi temin edebilen ülkelerin başında geliyoruz. İlgili kurumlarımız gübre tedarikinde sorun yaşanmaması için gerekli önlemleri süratle devreye aldı. Gübre ham maddesinde kaynak çeşitlendirmesi yapıldı. Bu adımların tamamı, tarımsal üretimi gözeten, son derece stratejik ve yerinde bir tedbirlerdir. Küresel tedarik zincirlerindeki kırılganlık tarım ve gıda sektörünü doğrudan etkiler. Tarımda üretici önce fiyatı değil, maliyeti görür. Mazot pahalıysa traktör daha az çalışır; gübre pahalıysa uygulama dozu düşer; finansman zorsa ekim alanı daralabilir. Böyle durumlarda tek mesele 'ürün yokluğu' değil; verim kaybı, maliyet artışı ve bazı ürünlerde arzın zayıflamasıdır. Bu noktada en önemli koruma kalkanları; girdi piyasasında arz sürekliliğinin korunması, stok ve tedarik zincirinin yakından izlenmesi, spekülatif fiyat hareketlerine hızlı müdahale edilmesi ve üreticinin finansmana erişiminin desteklenmesidir. Tarımda en büyük teşvik, öngörülebilir maliyetler ve erişilebilir finansmandır. Bu bakımdan Kredi Garanti Fonu Tarım Kefalet Destek Programı tam da bu dönemde son derece değerli bir adım oldu.

Seyit ARDIÇ / Ankara Sanayi Odası Yönetim Kurulu Başkanı

"Sanayici enerji maliyetleri karşısında korunsun"

Jeopolitik kriz sanayide maliyet baskısını artırıyor, stratejik hazırlığı zorunlu kılıyor. ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarıyla başlayan ve Hürmüz Boğazı'nda deniz taşımacılığını ciddi biçimde aksatan çatışma süreci, yalnızca bölgesel güvenliği değil, küresel enerji piyasalarını, ticaret yollarını ve tedarik zincirlerini de doğrudan etkiliyor. Petrol akışındaki bozulma, tanker trafiğindeki daralma ve sigorta maliyetlerindeki artış, dünya ekonomisine yeni bir belirsizlik dalgası yayıyor. Enerjiye bağımlı ekonomiler açısından bu tablo, üretim maliyetlerinden enflasyona kadar geniş bir alanda baskı oluşturuyor. Türkiye açısından risk çok açıktır: Enerji faturası yükseldiğinde yalnızca rafinerinin, fırının ya da fabrikanın gideri artmıyor; aynı zamanda ihracatçının rekabet gücü de aşınıyor. Sanayici bugün sadece üretim planı yapmıyor; adeta lojistik, enerji maliyetleri ve sigorta poliçesi arasında sıkışmıştır. Dünyanın bir köşesindeki jeopolitik gerilim, doğrudan üreticinin navlun hesabına yansıyor. Bu tür krizlerin yarattığı maliyet şoku artık anlık değil, kalıcı bir hesap dengesi sorunu haline geliyor. Türkiye 2025 yılında mal ihracatında rekor kırmış olsa da, 2026 yılının ilk aylarına ait veriler ihracatta daha kırılgan bir görünüme, ithalatta ise yukarı yönlü baskıya işaret ediyor. Enerji ve lojistik kaynaklı yeni maliyet şokları, dış ticaret dengesi, enflasyonla mücadele ve sanayi üretimi üzerinde ilave yük oluşturabilir. Bu nedenle önümüzdeki süreci sadece güvenlik meselesi olarak değil, aynı zamanda sanayi politikası, dış ticaret stratejisi ve ekonomik dayanıklılık meselesi olarak da ele almak zorundayız. Sanayicimizin enerji maliyetleri karşısında korunması, ihracat pazarlarının çeşitlendirilmesi, lojistik hatlarının güvence altına alınması ve yüksek teknolojinin daha geniş sanayi tabanına yayılması artık bir tercih değil, zorunluluk.

Şekib AVDAGİÇ / İstanbul Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı

"Beklentimiz Hürmüz Boğazı'ndaki geçişlerin hızlıca başlaması"

Şu andaki en kritik konu Hürmüz Boğazı. Bizim iş dünyası olarak beklentimiz, bir an önce bu gerilimin sulhla sonuçlanması, en azından önce bir ateşkes olması ve Hürmüz Boğazı'ndaki geçişlerin hızlıca fiilen başlaması.

Ülkemizde özellikle akaryakıt fiyatlarında çok hızlı alınan bir aksiyonla birbirini tetikleyebilecek bir fiyat artışının önü durduruldu. O sadece teknik anlamda değil, psikolojik açıdan da çok önemli bir hamleydi. Akaryakıt fiyatları arttığı zaman 'her şey artıyor' diye bir sarmala girebilirdik. O önemli ve çok değerli bir hamleydi.

Eşel mobil sisteminde bir marj bulunuyor. Ümit ederiz ki o marjı eritip onun üzerine çıkıp fiyatlar artmak zorunda kalınmaz. Şu andaki bu aşağı doğru dalgalanmayla tekrar sanki o bandın içine girebiliriz gibi duruyor. Biraz yaşayarak göreceğiz. Çünkü karşımızda bu savaşı sürdüren ülkelerin açıkçası net ve belli olmayan, çok da dengeli olmayan politikaları var.

İbrahim BURKAY / Bursa Ticaret ve Sanayi Odası Yönetim Kurulu Başkanı

"Üretim sistemleri maliyet dalgalanmalarına karşı dayanıklı hale getirilmeli"

Orta Doğu'da artan gerilim ve küresel petrol akışının yüzde 20'sinin gerçekleştiği Hürmüz Boğazı'ndaki tıkanma, enerji piyasalarında hızlı bir reaksiyon oluşturdu. Petrol fiyatlarındaki yükseliş, Türkiye dahil olmak üzere tüm üretim ekonomilerinin karşı karşıya kaldığı küresel bir maliyet şokuna neden oldu. Enerji fiyatları yükseldiğinde üretim maliyetleri, lojistik giderleri ve tedarik zinciri maliyetleri dünya genelinde eş zamanlı olarak etkileniyor. Bu nedenle ortaya çıkan tablo tek bir ülkenin sorunu olarak değil, küresel üretim sistemini etkileyen bir maliyet dalgası olarak değerlendirilmelidir. Enerji maliyetlerindeki dalgalanmalar, günümüzde sanayi politikalarının merkezinde yer alan bir başlık haline gelmiştir. Bu tür dönemler, enerji verimliliği yatırımlarının, yenilenebilir enerji kaynaklarının ve tedarik güvenliğinin üretim stratejisinde ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösteriyor. Dolayısıyla bu süreçten çıkarılması gereken en önemli ders, üretim sistemlerini maliyet dalgalanmalarına karşı daha dayanıklı hale getirmektir. Enerji verimliliği, öz tüketim amaçlı yenilenebilir enerji yatırımları, alternatif tedarik ağları ve lojistik esneklik önümüzdeki dönemin sanayi stratejisinde daha belirleyici unsurlar olacaktır.

Pandemi süreci ve ardından yaşanan savaşlar, tedarik zincirlerinin ne kadar hassas dengeler üzerinde çalıştığını tüm dünyaya gösterdi. Bu deneyimler firmalara önemli dersler kazandırdı. Bugün iş dünyasında alternatif tedarik kaynakları oluşturma, kritik girdilerde daha temkinli stok yönetimi ve lojistik hatlarını çeşitlendirme gibi yaklaşımlar giderek daha fazla önem kazanıyor. Bununla birlikte mesele şirketlerin alacağı tedbirlerle sınırlı değil. Lojistik altyapısının güçlendirilmesi, ticaret finansmanı ve ihracat sigortası gibi mekanizmaların desteklenmesi de üretim ve ticaret güvenliğinin sürdürülebilirliği açısından büyük önem taşıyor.

Zeki KIVANÇ / Adana Sanayi Odası Yönetim Kurulu Başkanı

"Enerji yoğun sektörlerin daha fazla desteğe ihtiyacı var"

Bölgede yaşanan jeopolitik gerilimler, küresel enerji şoklarına karşı sanayiyi koruyacak yeni mekanizmaların tartışılmasına da yol açıyor. Enerji yoğun sektörlerin bu tür kriz dönemlerinde desteklenmesi, üretimin sürekliliği açısından önem taşıyor. Bu kapsamda enerji maliyetlerindeki aşırı dalgalanmaları dengeleyebilecek finansal araçlar, stratejik enerji rezervleri ve sanayinin enerji dönüşümünü hızlandıracak teşvik mekanizmaları gibi seçenekler giderek daha fazla dile getiriliyor.

Bu noktada, küresel petrol fiyatlarındaki olağanüstü artışların iç piyasaya ve üretim maliyetlerine etkisini sınırlamak amacıyla devletimiz tarafından 5 Mart 2026 itibarıyla eşel mobil sisteminin yeniden devreye alınmış olmasını büyük bir memnuniyetle karşılıyoruz. Akaryakıt zamlarının önemli bir kısmının vergi ayarlamalarıyla göğüslendiği bu sistem bu gibi zorlu günlerde hayati bir kalkan görevi görüyor. Bu tür proaktif ve yerinde adımlar, üretim çarklarının durmasını engellemekte ve maliyet baskısını dengeleyerek küresel rekabet gücümüzü korumamıza yardımcı oluyor. Devletimizin ve ilgili bakanlıklarımızın son yıllarda enerji arz güvenliğini güçlendirmeye, yerli ve yenilenebilir kaynakların payını artırmaya yönelik attığı adımların, böylesi küresel kriz dönemlerinde sanayimizin dayanıklılığını artırdığı da açıkça görülüyor.

Dinçer KURT / Ahlatcı Yatırım Araştırma Müdür Yardımcısı

"Merkez bankalarının faiz indirimi alanını daraltabilir"

Enerji maliyetlerinin hızla yükselmesi enflasyon baskısını artırırken, merkez bankalarının faiz indirim alanını daraltabilir. Küresel faizlerin uzun süre yüksek kalacağı beklentisi emtia piyasalarının diğer önemli unsurlarından biri olan altın fiyatları üzerinde de baskı yaratmaya devam ediyor. Normal koşullarda artan jeopolitik risklerin altın fiyatlarını yukarı taşıması beklenirken, son dönemde yüksek faiz ortamının etkisiyle bu ilişkinin beklenen ölçüde çalışmadığını görüyoruz. Bu durum büyüme ve fiyat istikrarı arasında da daha zor bir denge yaratır. Ekonomik literatürde sıkça konuşulan stagflasyon riskinin yeniden gündeme gelmesi de şaşırtıcı olmaz. Sektörel etkiler tarafında ise enerji maliyetine duyarlı sektörlerin daha fazla baskı altında kalması beklenir. Havacılık, lojistik, petrokimya, gübre, cam, demir-çelik ve çimento gibi enerji yoğun sektörlerde maliyet baskısı belirgin şekilde artabilir. Buna karşılık petrol ve gaz üreticileri, rafineri şirketleri ve enerji ekipmanı üreticileri görece daha olumlu ayrışabilecek sektörler arasında yer alabilir.

Ali Arif AKTÜRK / Enerji uzmanı

"Hürmüz Boğazı'ndan sadece 3-4 milyon varil/gün petrol akıyor"

28 Şubat'ta başlayan İran gerilimi üçüncü haftasını tamamladı. Hürmüz Boğazı'nın içinde ve dışında, petrol tankerlerinin yanı sıra petrokimya, kuru yük gemilerinde de birikme var. Aslında fiili olarak Hürmüz'ün kapatılması söz konusu değil. Nitekim 28 Şubat'tan beri 16 milyon varil petrol Çin'e geçti. Halen de arada bir tankerler geçiyor. İran'ın 'ABD ve İsrail ile ilintili tankerleri vuracağım' açıklaması ile birlikte bir de Körfez'deki kıyıdaş ülkelere yapılan füze saldırıları sigortacılık sektöründeki 'Savaş Clause'a giriyor. Lloyd's of London ve sigorta kulüpleri P&I sigortalarındaki savaş risklerini müdahalenin başında primleri yükselterek sigorta ettiler. Sonra sigorta etmediler. Hiçbir gemi sigortası olmadan yol alamaz ve limanlara giremez. Halihazırda geçiş yapabilen tankerler gölge filolara ait tankerler olup Çin Hükümet garantisi karşılığı reasürans yapılıyor. Sonuç itibarıyla Hürmüz Boğazı'ndan akması gereken 20 milyon varil/gün petrol ve ürünlerinin yerine, sadece 3-4 milyon varil/gün petrol akıyor.

Hikmet BAYDAR / 3. Göz Danışmanlık CEO'su

"Bu filmi daha önce de görmüştük"

Petrol fiyatları Hürmüz Boğazı krizi nedeniyle yükselince global bir enflasyon riski baş gösterdi. Bunun üzerine stratejik rezervlerle çözüm bulunmaya çalışılıyor. Şimdilik yükseliş baskı altına alınmış görünse de, savaş devam ettikçe petrole ulaşımın zorlaşması fiyatları tekrar yukarı itebilir. Tabi ki bu, kalıcı bir durum değil. Sorun bitince petrolün 70-80 dolar civarında tutunmasını bekliyoruz

Geçtiğimiz yıllarda da petrolde 120-150 dolar bandında dalgalanmalar yaşanmıştı. Biz bu filmi daha önce de görmüştük. Örneğin küresel finansal kriz döneminde; petrol fiyatları Temmuz 2008'de 147 doları görmüş akabinde 4 ay sonra Kasım 2008'te de 47 dolara kadar düşmüştü. Mart 2022'de 133 doları gören petrol fiyatları Eylül 2022'de 82 dolara, akabinde Mart 2023'te de 70 dolara düşmüştü. Bu dalgalanmaların ardında Rusya Ukrayna savaşı, yaptırımlar ve OPEC arz kararları etkili olmuştu. 70 dolar bandı, petrolün uzun vadede tutunduğu fiyattır. Şimdi oyuncular farklı. Depoların bombalanması kısa vadede arz talep dengesini bozabilir ve fiyat seviyelerini yukarı çekebilir. Ancak geçmişte olduğu gibi petrol fiyatları tekrar 70-80 dolar bandında dengeyi bulur diye düşünüyoruz

İsmail GÜLLE / Gülle Tekstil Yönetim Kurulu Başkanı, Türkiye İhracatçılar Meclisi eski Başkanı

"Siparişler Türkiye'ye kaydırılıyor"

Türkiye, savaş etkisi nedeniyle artan lojistik ve enerji maliyetlerini doğru yönetirse, çok önemli bir avantaj sağlayabilir. Özellikle deniz trafiğinin aksaması nedeniyle temin edilemeyecek pek çok ürün, Türkiye'den tedarik edilebilecek. Bu da hem ihracat potansiyelimize katkı sağlayacak hem de Türkiye'yi güvenilir bir liman yapacak. Daimi bir tedarik merkezine dönüştürecektir. Petrol, enerji fiyatlarının artması, enflasyon olarak tüm dünyaya yansıyacaktır. Savaşın beklenenden uzun sürmesi de ayrı bir bilinmezlik yaratıyor. Tekstil açısından konuya bakacak olursak; Uzak Doğu'da ve bazı ülkelerdeki siparişlerin iptal edildiği ya da bir sonraki siparişlerini Türkiye üzerinden yapıldığı gelişmelerini yakından takip ediyoruz. Özellikle Mısır ve çevre ülkelere gitme durumunda olan, 30 milyar dolar üzerinde ihracat potansiyeline sahip sektörümüz, bugün bu şansı iyi değerlendirecektir. Özellikle ülkemizdeki enflasyonla ilgili sürecin aşağı gittiği bu dönemde, her ne kadar üzerimizde kur baskısı olsa da rekabetçiliğimizi sürdürüyoruz. Diğer sektörlerde de aynı şey geçerli. Bir fırsat kapısı söz konusu. Türkiye'nin üretim gücü bugün değeri anlaşılır bir noktaya geldi. Türkiye, Uzak Doğu'daki rekabette bazı şeyleri kaybetmiş olabilir ama siparişlerin Türkiye'ye kaydırıldığını yakından takip ediyoruz.

Şerafettin ARAS / Uluslararası Nakliyeciler Derneği Yönetim Kurulu Başkanı

"Rekabet gücünü koruyacak destekleyici politikalar lazım"

Karayolu taşımacılığı sektörü açısından akaryakıt maliyetleri toplam işletme giderlerinin en önemli kalemlerinden biri. Petrol ve dizel fiyatlarında yaşanan ani artışlar özellikle uluslararası taşımacılık yapan firmaların maliyet yapısını doğrudan etkiliyor. Son dönemde Orta Doğu'daki jeopolitik gelişmeler ve Hürmüz Boğazı çevresinde artan riskler enerji piyasalarında yeni bir dalgalanma sürecini tetikledi. Uluslararası Karayolu Taşımacılığı Birliği'nin (IRU) son değerlendirmelerine göre küresel piyasalarda dizel fiyatlarında yeniden yukarı yönlü hareket gözleniyor. Bu durum lojistik sektöründe maliyet baskısını artırıyor. Taşımacılık sektörü ticaretin sürdürülebilirliği açısından kritik bir rol üstleniyor. Bu nedenle akaryakıt fiyatlarında yaşanan ani ve yüksek dalgalanmalar yalnızca taşımacılık firmalarını değil, aynı zamanda ihracat maliyetleri üzerinden tüm ekonomik faaliyetleri etkileme potansiyeline sahiptir. Uluslararası taşımacılıkta navlun sözleşmelerinin önemli bir bölümü önceden belirlenen fiyatlar üzerinden yapılıyor. Bu nedenle akaryakıt fiyatlarında yaşanan ani artışlar kısa vadede doğrudan taşımacılık firmalarının üzerinde finansal baskı oluşturabiliyor. Bu durum özellikle küçük ve orta ölçekli taşımacılık işletmeleri açısından ciddi bir nakit akışı sorunu yaratabiliyor.

Avrupa'da bu riskleri azaltmaya yönelik bazı uygulamalar hayata geçirildi. Örneğin İspanya'da yük taşımacılığı sözleşmelerinde yakıt maliyetlerindeki değişimleri otomatik olarak yansıtan zorunlu yakıt endeksleme mekanizması uygulanıyor. Portekiz'de ise dizel üzerindeki vergilerde geçici düzenlemeler yapıldığı görülüyor. Türkiye'de de benzer mekanizmalar değerlendirilmeli. Özellikle navlun sözleşmelerinde yakıt fiyat endekslemesi gibi uygulamalar, taşımacılık firmalarının ani maliyet şoklarına karşı korunmasına katkı sağlayabilir.

Taşımacılık sektörünün rekabet gücünün korunabilmesi için bazı destekleyici politikaların değerlendirilmesi önem taşıyor. Bu kapsamda özellikle uluslararası taşımacılık yapan firmalar için yakıt maliyetlerine yönelik vergi düzenlemeleri, sektöre özel destek mekanizmaları veya yakıt maliyetlerinin sözleşmelere otomatik yansıtılmasını sağlayan sistemler gündeme alınabilir.

Dr. Veysel YAYAN/ Türkiye Çelik Üreticileri Derneği Genel Sekreteri

"Üretim sektörleri alternatif mekanizmalarla desteklenmeli"

Türkiye'nin enerji maliyetlerindeki aşırı dalgalanmalara karşı sanayi üretimini koruyacak destek mekanizmalarının değerlendirilmesi sektör açısından kritik önem taşıyor. Özellikle enerji fiyatlarındaki ani artışların üretim maliyetlerine doğrudan yansımasını sınırlayan düzenlemeler, ihracatçı sektörlerin rekabet gücünü destekleyecektir.

Hükümetimiz enerji fiyatlarında uyguladığı eşel mobil sistemi de bu açıdan önemli bir araç olarak görülüyor. Enerji maliyetlerindeki oynaklığın yüksek olduğu dönemlerde bu tür dengeleyici mekanizmalar, sanayinin planlama yapabilmesi açısından da önemli bir rol üstleniyor. Bu sürecin uzaması durumunda bu uygulama ile sağlanan desteklerin yeterli olmayacağı, büyük çabalarla ortaya konulan ekonomik programın zarar görebileceği hususu da dikkate alınarak çelik sektörü de dahil olmak üzere üretim sektörlerinin alternatif mekanizmalar ile desteklenmesi önem arz ediyor. Savaşın uzaması ve enerji piyasalarındaki belirsizliğin devam etmesi halinde enerji fiyatlarında yeni dalgalanmaların görülmesi ihtimali bulunuyor. Böyle bir senaryoda enerji yoğun sektörlerde maliyet baskısının artması, kapasite kullanım oranlarında düşüş ve bazı pazarlarda rekabetin daha da sertleşmesi gündeme gelebilir. Bu nedenle enerji arz güvenliği, rekabetçi enerji fiyatları ve sanayiyi destekleyici politikalar önümüzdeki dönemde Türk çelik sektörünün sürdürülebilir büyümesi açısından belirleyici faktörler olmaya devam edecek.

Dr. Eren Günhan ULUSOY / Uluslararası Un Sanayicileri ve Hububatçılar Birliği (IAOM) Avrasya Başkanı

"Maliyet artışı bütün sistem boyunca hissediliyor"

Petrol fiyatlarındaki artış, gıda ve tarıma bağlı sanayileri yalnızca enerji faturası üzerinden değil, üretimden lojistiğe kadar uzanan tüm değer zinciri üzerinden etkiliyor. Tarımda mazot, sanayide enerji, taşımada navlun ve bunker, dış ticarette ise sigorta ve teslim süreleri aynı anda baskı altına giriyor. Dolayısıyla maliyet artışı tek kalemde değil, bütün sistem boyunca hissediliyor. Ancak burada önemli olan nokta şudur: Türkiye tarım ve gıda sanayisi bu tür şoklara rağmen üretim kabiliyeti yüksek, tedarik refleksi güçlü ve işleme kapasitesi gelişmiş bir yapıya sahiptir. Türk sanayisi yalnızca fiyatı izleyen değil, riskleri yönetebilen, alternatif tedarik ve pazar kanallarını devreye alabilen bir üretim altyapısına sahiptir. Bu nedenle enerji şokları elbette maliyet baskısı yaratır; ancak Türkiye'nin güçlü tarafı, üretim sürekliliğini koruma ve pazara uyum sağlama hızıdır. Bugün yaşanan sorun sadece petrolün pahalanması değildir. Asıl mesele, enerjiyle birlikte taşımacılık zincirinin de daha pahalı, daha yavaş ve daha belirsiz hale gelmesidir. Bu nedenle etkiler kısa vadede maliyet, orta vadede fiyatlama, uzun vadede ise rekabetçilik üzerinden hissedilecektir. Yine de Türk gıda ve un sanayisinin güçlü üretim kültürü, esnek operasyon yapısı ve bölgesel erişim kabiliyeti bu dönemde önemli bir avantajdır.

Hidayet MUSLU / Türkiye Ziraatçılar Derneği Genel Başkanı

"Savaş, tarımsal üretim girdi fiyatlarını aşırı yükseltecek"

Savaş sadece mazot ve gübre fiyatlarını değil, bütün tarımsal üretim girdi fiyatlarının aşırı yükselmesine neden olacaktır. Buna ilaveten enflasyonist ortamın yükselmesine bağlı olarak gıda fiyatlarının daha da artacağı kabul edilirse bir yandan lojistik, pazarlama, diğer yandan üretim masrafları çarpan etkisiyle üretimde ve tüketimde sorunlarla karşılaşılacaktır.

Ayrıca bu durumlara ilaveten döviz ve kur politikalarının her aşamada iç pazarda yaratacağı olumsuz fiyat artışları daha da büyük sıkıntılar yaşanmasının temelidir. Zaten destekleme politikalarının yetersizliği üzerine yeni koşulların eklenmesi sorunu daha da büyütecektir. İklim değişikliğinden kaynaklı tehlikeler ve risklerde eklenirse sorunun ne denli büyük olduğu daha rahat anlaşılacaktır. Üretim, gıda güvencesi kaynaklı bizi bekleyen sorunlar, topraklarımıza füzelerin düşmesinden daha büyük felaketlere sebep olacaktır.

3 senaryo gündemde

Ahlatcı Yatırım Araştırma Müdür Yardımcısı Dinçer Kurt, petrol fiyatı beklentilerine ilişkin senaryoların üç ana başlıkta şekillendiğini vurgulayarak şunları anlatıyor:

"İlk senaryo, çatışmanın uzaması ve Hürmüz Boğazı'ndaki sevkiyatın kalıcı biçimde aksaması. Böyle bir durumda küresel enerji arzında ciddi bir daralma yaşanacağından petrol ve LNG fiyatlarında yukarı yönlü baskının güçlenmesi beklenir. Enerji maliyetlerinin enflasyonist etkisi merkez bankalarının faizleri yüksek seviyede tutmasına yol açabilir. Bu tablo dolar endeksinin güçlenmesine, riskli varlıklardan çıkışın hızlanmasına ve finansal piyasalarda volatilitenin artmasına neden olabilir. Yüksek faiz ortamının devam etmesi ise jeopolitik risklere rağmen ons altın fiyatları üzerinde baskı yaratabilir.

İkinci senaryo, Hürmüz Boğazı'nın geçişlere açılması ancak bölgesel çatışmanın devam etmesi. Bu durumda enerji arzına yönelik en büyük risk ortadan kalkacağından petrol fiyatları üzerindeki baskı sınırlanabilir. Küresel enflasyon üzerindeki enerji kaynaklı risklerin azalmasıyla birlikte merkez bankalarının faiz indirimlerine devam etmesi mümkün olabilir. Ancak savaşın tamamen sona ermemesi risk iştahının güçlü şekilde toparlanmasını engelleyebilir ve piyasalarda temkinli bir görünümün sürmesine yol açabilir.

Üçüncü ve daha iyimser senaryo ise savaşın sona ermesi. Böyle bir durumda enerji piyasalarında risk primi hızla çözülürken petrol fiyatlarında aşağı yönlü bir denge arayışı görülebilir. Enerji maliyetlerindeki gerilemenin küresel enflasyonu aşağı çekmesi merkez bankalarının faiz indirimlerini sürdürmesini destekleyebilir. Literatürde genellikle jeopolitik risklerin altın fiyatlarını yukarı taşıdığı kabul edilse de bu senaryoda belirleyici unsur düşen faizler olacağından ons altın fiyatlarında yukarı yönlü bir hareket görülmesi mümkün olabilir. Aynı zamanda risk iştahının artmasıyla birlikte hisse senetleri ve diğer riskli varlıklara yönelim güçlenirken dolar endeksinde zayıflama görülebilir.

"BU FİYATLARDAN ALIM KARARLARINI DESTEKLEMİYORUM"

Yatırımcılar açısından da değerlendirmelerde bulunan Ahlatcı Yatırım Araştırma Müdür Yardımcısı Kurt, petrol fiyatlarının seyrinin büyük ölçüde doların yönü ve vadeli piyasalardaki işlemlerle şekillendiğine dikkat çekerek, mevcut yüksek oynaklık ortamında doğrudan yön almanın, özellikle kaldıraçlı işlemlerle pozisyon taşımanın ciddi risk içerdiğini vurguladı. Bu nedenle tek taraflı pozisyon almak yerine, opsiyon gibi riski sınırlayan enstrümanlarla strateji kurmanın daha rasyonel göründüğünü dile getiren Kurt, petrol fiyatlarının seyrine yönelik senaryolara göre hareket edilebileceğini kaydetti. Kurt, "Örneğin fiyatların gerileyeceğini düşünen yatırımcılar için satım opsiyonları, yükseliş bekleyenler içinse alım opsiyonları daha kontrollü bir yaklaşım sunabilir. Anlık fiyatlamadan daha yüksek enerji fiyatları görme riskimiz olsa da yüksek enerji fiyatlarının kalıcı olacağını düşünmüyorum. O nedenle bu fiyatlardan alım kararlarını desteklemiyorum" diyor.

Yeşil hidrojen orta ve uzun vadede önemli bir alternatif olabilir

Yenilenebilir enerji kaynakları kullanılarak suyun elektrolizi yoluyla üretilen ve bu süreçte sera gazı emisyonu oluşturmayan yeşil hidrojen, özellikle ağır sanayide çözüm olabilir mi? Enerji sektörü temsilcileri, orta ve uzun vadede bunun mümkün olduğunu söylüyor. GÜYAD Başkanı Cem Özkök, demir-çelik, çimento ve kimya gibi enerji yoğun sektörlerde fosil yakıtların tamamen ikame edilmesinin kısa vadede kolay görünmese de, orta ve uzun vadede yeşil hidrojenin önemli bir alternatif olarak öne çıktığı düşüncesinde. Özkök, "Yenilenebilir enerji kaynaklarından üretilen yeşil hidrojen özellikle yüksek sıcaklık gerektiren sanayi süreçlerinde fosil yakıtların yerini alabilecek bir teknoloji olarak değerlendiriliyor" ifadelerini kullandı.

HESİAD Başkanı Elvan Tuğsuz Güven de, yeşil hidrojenin orta/uzun vadede bir gereklilik olduğuna dikkat çekiyor. Elvan, ancak iklim değişikliği ile alakalı su stresi yaşanan Türkiye'de hidroelektrik santrallerle alakalı pompaj depolamalı HES gibi yatırımlar hayata geçirilmeyi beklerken, yeşil hidrojenin finansal fizibilitesi tam hesaplanamayan bir sektör olarak ülkenin iklim değişikliği ve finansman şartları göz önüne alındığında henüz olgunlaşma aşamasında olan bir enerji kaynağına işaret ettiğinin altını çiziyor.

BİZE ULAŞIN