ALEV RİGEL/ Endonezya'nin Sumatra adasında MÖ 72.000 civarında "Toba" süper yanardağı, son yüz bin yılın en büyük olayı olduğu düşünülen bir patlamayla adeta yerküreyi sarstı. 9.5 katrilyon kilogram kül püskürttü ve bu küller atmosfere, yaklaşık 47 km kadar yükselen gökyüzünü karartan bulutlar halinde dağıldı.
Sonrasında, Asya'nın geniş bir alanı, 3-10 cm kalınlığında yumuşak bir toz tabakasıyla kaplandı. Su kaynaklarını tıkadı ve çimento gibi bitkilere yapıştı. Toba'dan gelen tortular, patlamanın 7 bin 300 km batısındaki Doğu Afrika'ya kadar uzandı. Ancak en önemlisi, bazı bilim insanları, patlamanın dünyayı onlarca yıl süren volkanik bir kışa sürükleyeceğine ve türümüzün neredeyse yok olmasına neden olacağına inandı.
İngiliz yayın kuruluşu BBC Future'a göre daha sonraki çalışmalar, 50 bin ile 100 bin yıl önce meydana gelmiş olabilecek bu tehlikeli dönemde, toplam sayımızın 10 bin kişiye kadar düşmüş olabileceğini ortaya koydu. Bu sayı, 2020'de Malezya'da tek bir düğüne katılanların sayısına eşdeğer. Dünyanın en az etkilenen kısmı, genetik çeşitliliğin günümüzde de yüksek olduğu Afrika'ydı.
Bazıları bu zamanlamanın tesadüf olmadığını düşünüyor. Toba yanardağı patlamasının buna sebep olduğuna inanıyorlar. Bu fikir tartışılıyor ancak insanlığın büyük bir kısmının nispeten mütevazı sayıdaki süper dayanıklı atalardan geldiğine şüphe yok. Zaman zaman, dünyanın
tüm bölgelerindeki insanlar büyük tehlike altındaydı.
74 bin yıl sonrasına hızlıca ilerleyecek olursak. Gezegendeki neredeyse her yaşam alanına yerleştik. 2018'de bilim insanları, Mariana Çukuru'nun dibinde okyanus yüzeyinin 10 bin 898 metre altında bir plastik poşet buldu. Başka bir ekip ise yakın zamanda Everest Tepesi'nde insan yapımı "kalıcı kimyasallar" keşfetti. Dünyanın hiçbir yeri bozulmamış değil. Her göl, nehir, orman ve kanyon, insan faaliyetlerinden etkilenmiş.
Bugün, 8.2 milyar insan hayatta. Bu sayı, Toba felaketinden kurtulanların sayısının 800 bin katı. Günümüzde nüfusumuz o kadar büyük ve genetik çeşitliliğimiz o kadar az ki yakın zamanda bazı insanların tamamen yabancı insanlara inanılmaz derecede benzemesi aslında o kadar da şaşırtıcı değil. Sürekli geri dönüştürülen sınırlı bir gen havuzu var ve bu genetik tesadüflerin her gün yaklaşık 370 bin yeni fırsatı (doğan bebekler) oluyor.
Ancak insanlığın artan nüfusuyla birlikte büyük bir bölünme yaşandı. Bazıları artan nüfusumuzu eşi benzeri görülmemiş bir başarı öyküsü olarak görüyor. Aslında daha fazla insana ihtiyacımız olduğunu düşünen yeni bir düşünce ekolü ortaya çıkıyor.
Aralarında İngiliz yayıncı ve doğa tarihçisi Sir David Attenborough'nun da bulunduğu diğerleri, kalabalık topluluklarımızı "Dünya'nın başağrısı" olarak nitelendirdi. Bu görüşe göre, iklim değişikliğinden biyolojik çeşitlilik kaybına, su stresinden toprak anlaşmazlıklarına kadar şu anda karşı karşıya olduğumuz, neredeyse her çevre sorununun kökeni, son birkaç yüzyıldaki kontrolsüz üreme hızımıza dayanıyor. 1994 yılında, dünya nüfusu yalnızca 5.5 milyarken, Kaliforniya'daki Stanford Üniversitesi'nden bir araştırma ekibi, türümüzün ideal büyüklüğünün 1.5 ile 2 milyar arasında olması gerektiğini hesaplamıştı.
Peki dünya şu anda aşırı kalabalık mı? Ve insanlığın küresel hakimiyetinin geleceği ne olabilir?
1980'lerin sonlarında, Irak'ın merkezinde, Bağdat Üniversitesi'nden bir arkeolog ekibi, antik Sippar kentindeki yıkık bir kütüphanede kazı yapıyordu. Kum, toz ve antik duvarların arasında, üç bin beş yüz yıldan uzun süredir mezarlarında unutulmuş halde bekleyen 400 kil tablet buldular. Ancak özellikle dördü özeldi. Tablette, "İnsanlığın yaratılışından bu yana henüz bin iki yüz yıl geçmemişti. Topraklar genişledi ve insanlar çoğaldı" yazıyordu. MÖ 17'nci yüzyıl civarında anonim bir yazıcı tarafından kile kazınmış destansı şiirden bir bölümdü. Tarihi kayıtlarda, aşırı nüfustan en erken söz edilenlerden biri.
Sonraki bin yıl boyunca, bilim insanlarının nüfusla ilgili endişeler konusunda nispeten sessiz kaldıkları görülüyor. Daha sonra Antik Yunan'da bu konu tekrar ele alınmaya başlandı.
Filozof Platon'un bazı güçlü görüşleri vardı. Platon, Atina nüfusunun iki katına çıktığı hızlı bir büyüme döneminin ardından, "Zengin topraklar silip süpürüldü ve geriye sadece bölgenin çıplak iskeleti kaldı" diye hayıflanmıştı. İdeal bir şehrin en fazla 5 bin 400 vatandaşa sahip olması gerektiği sonucuna varmıştı. Aynı zamanda tüketimi kontrol altına almanın da önemini hissediyordu.
Platon, günümüzde hala devam eden bir tartışmaya değinmişti: Sorun insan nüfusu mu, yoksa tükettiği kaynaklar mı?
Kartaca'da yaşayan yazar Tertullianus, yıkıcı kalabalıklarımız hakkındaki modern gözlemlerin çok önüne geçmişti. MS 200 yılında, toplam insan nüfusu 190-256 milyona ulaştığında (ki bu sayı şu anda Nijerya veya Endonezya'da yaşayanların sayısına yakın) tüm dünyanın çoktan keşfedildiğine ve insanların gezegene yük haline geldiğine inanıyordu. "Doğa artık bizi besleyemez" düşüncesindeydi.
Sonraki bin 500 yıl boyunca, küresel insan nüfusu üç kattan fazla arttı. Bu ilgisiz endişe, paniğe dönüştü.
İşte tam da bu noktada, karamsarlığa meyilli bir İngiliz ekonomist ve din adamı olan Thomas Robert Malthus (1766-1834) devreye girdi. 1798'de yayınlanan ünlü eseri "Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme"de, iki önemli gözlem sıraladı: "Tüm insanların yemek yemeye ihtiyacı vardır. Bu basit gerçek, insanlığın taleplerinin, gezegenin kaynaklarını aşmasına yol açabilir.
Nüfus, kontrol edilmediğinde geometrik bir oranda, geçim kaynakları ise yalnızca aritmetik oranda artar."
Bu basit sözler anında etki etti ve bazılarında şiddetli bir korku, bazılarında ise öfke uyandırdı. Bu öfke toplumda onlarca yıl boyunca yankılanmaya devam etti. İlk grup, nüfusumuzu kontrolden çıkarmamak için bir şeyler yapılması gerektiğini düşünüyordu. İkincisi ise, insan sayısını sınırlamanın saçma veya etik dışı olduğunu ve bunun yerine gıda arzını artırmak için her türlü çabanın gösterilmesi gerektiği kanaatindeydi.
Malthus'un makalesi yayınlandığında gezegenimizde 800 milyon insan yaşıyordu. Ancak küresel nüfus artışıyla ilgili modern endişeler, Stanford Üniversitesi profesörlerinden Paul Ehrlich ve eşi Anne Ehrlich'in 1968'de "Nüfus Bombası" adlı kitabı birlikte yazmalarıyla ortaya çıktı. İlham kaynakları Hindistan'ın Delhi şehriydi (O yıllarda Delhi başkent değildi. 1992'de başkent oldu. Bugün Yeni Delhi'yi de içeren birlik toprağıdır). Bir akşam taksiyle otellerine dönerken, bir gecekondu mahallesinden geçtiler ve sokaklardaki insan yoğunluğu karşısında şaşkına döndüler. Yaşadıkları deneyimi, özellikle o dönemde Londra'nın nüfusu Delhi'nin iki katından fazla olduğu için, yoğun eleştirilere maruz kalacak şekilde kaleme aldılar.
Elbette, dünyada kaç kişi olması gerektiği konusundaki tartışmalar hiçbir zaman akademik olmadı. İngiliz yazar Charles Dickens'ın (1812-1870) "Oliver Twist" romanında tasvir edilen halkın, kasvetli ve sağlıksız yoksul evlerine zorla yerleştirildiği yönündeki endişeler, gerçekleri gösteriyordu.
1970'lerde Amerika'da azınlık etnik gruplardan insanlar zorla kısırlaştırılmıştı. 1980'de Çin, tartışmalı tek çocuk politikasını uygulamaya koydu.
Son olarak, sürekli nüfus sorununa kaderci bir "çözüm" var: Hiçbir şey yapmamak. Bu görüş, küresel nüfusumuzun son derece istikrarsız dinamiklerine dayanıyor. Nüfus, önemli ölçüde artacak, ancak daha sonra azalacak.
Tahminler farklılık gösterse de, "en yüksek insan nüfusuna" 2070 veya 2080 civarında ulaşmamız bekleniyor. Bu noktada gezegenimizde 9.4 ile 10.4 milyar insan olacak. Bu yavaş bir süreç olabilir. 10.4 milyara ulaşırsak Birleşmiş Milletler, nüfusun yirmi yıl boyunca bu seviyede kalmasını öngörüyor. Bundan sonra azalma bekleniyor.
Aslında birçok çevreci, artık karşı karşıya olduğumuz sorunların büyük ölçüde aşırı nüfustan değil, tüketimden kaynaklandığına inanıyor. Bu bakış açısına göre, aşırı nüfus konusundaki endişeler, suçu haksız yere daha yoksul ülkelere atıyor.
2021 yılında yapılan bir araştırma, ABD'de nüfus artışının ve yenilenemeyen enerji kaynaklarının kullanımının çevreye zarar verdiğini ortaya koyarken, bir başka araştırma ise Çin'de 1980-2017 yılları arasında ekonomik büyümenin ve doğal kaynak kullanımının daha yüksek karbondioksit emisyonlarına yol açtığını ortaya koydu.
Günümüzde insanların dünyanın sınırlı kaynaklarına yük bindirdiği yaygın olarak kabul görüyor. Bu olgu, insanlığın gezegenin sürdürülebilir şekilde yenileyebileceği tüm biyolojik kaynakları tükettiğinin tahmin edildiği, her yıl kutlanan "Dünya Aşım Günü" (Overshoot Day) ile vurgulanıyor. Buna göre:
Avustralya; 5.2
ABD; 5
Almanya; 3.2
İsviçre; 3.1
İngiltere; 3.0
Fransa; 3.0 dünya daha varmış gibi yaşarken,
Hindistan; 0.6 dünya kalmış gibi yaşıyor.
2012 yılında Singapur hükümeti, vatandaşların bağımsızlığını kutlamaları için alışılmadık bir yol tasarladı ve önemli talimatlarını yeni bir rap şarkısıyla duyurdu. Şarkı, genç çiftleri daha fazla çocuk sahibi olmaya teşvik etmeyi amaçlıyordu ve ülkenin sunduğu kültür ve manzaralara dair vatansever göndermelerle renkli imaları harmanlıyordu.
Bu, insanların daha geç evlenip daha az çocuk sahibi olmayı tercih ettiği zengin ülkelerde yaygın bir eğilim haline gelen aşırı bir örnek. Singapur'da ise, ülke ekonomisi için olası sonuçların ne olabileceği konusunda endişeler uyandırdı ve hükümet, vatandaşlarını kendi paylarına düşeni yapmaya çağırdı.
Ekonomide önemli bir kavramdır: Ne kadar çok insan varsa, o kadar çok mal veya hizmet üretebilir ve o kadar çok tüketebilirler. Dolayısıyla nüfus artışı ekonomik büyümenin en iyi dostudur. Birçok gelişmiş ülke zaten yoğun nüfusludur ve zenginliklerini kısmen bu şekilde elde etmişlerdir. Diğer ülkelere bu fırsatı vermemek haksızlık ve hatta ırkçılık olarak görülebilir.