Geçtiğimiz günlerde bunlardan biri oldu.
ABD merkezli Princeton Equity Group, franchisor ve çok lokasyonlu işletmelere yatırım yapmak üzere kurduğu yeni fonunda 1,3 milyar dolara ulaştığını açıkladı. Üstelik fon iki ay gibi kısa bir sürede yoğun talep gördü ve bir önceki fonun iki katından daha büyük bir hacme ulaştı.
Benim dikkatimi çeken yalnızca 1,3 milyar dolar değil.
Paranın nereden geldiği ve nereye gitmek istediği.
Fonun yatırımcıları arasında emeklilik fonları, sigorta şirketleri, varlık yönetim şirketleri, family office'ler ve devlet varlık fonları var. Yani franchise artık yalnızca küçük ve orta büyüklükteki girişimcilerin kendi işletmelerini kurmak için kullandıkları bir büyüme modeli olarak görülmüyor. Büyük sermaye de bu yapının içine giderek daha fazla giriyor.
Aslında bir süredir bunun işaretlerini görüyoruz.
Eylül ayının başında dünyanın en bilinen franchise markalarından Pizza Hut'ın Çin dışındaki operasyonları özel sermaye şirketi LongRange Capital'e geçti. İşlemin bedeli yaklaşık 1,5 milyar dolar. Çin operasyonuyla birlikte Yum! Brands'in Pizza Hut'tan gerçekleştirdiği toplam satış ise 2,7 milyar dolara ulaşıyor.
Burada da üzerinde durulması gereken nokta yalnızca rakam değil.
Pizza Hut, Çin dışında 108 ülkede 15.500'den fazla restoranı bulunan ve yaklaşık 10 milyar dolarlık yıllık sistem satışı üreten bir yapı. Yani bir private equity şirketi aslında sadece meşhur bir tabelayı satın almıyor. On binlerce noktaya uzanan bir dağıtım, franchise, tedarik, teknoloji ve yönetim sistemine yatırım yapıyor.
KAÇ ŞUBE, NE KADAR DEĞER?
Türkiye'de franchise sektöründe hâlâ şube sayısını konuşuyoruz.
"Kaç şubeniz var?"
Ben de soruyorum elbette. Çünkü markanın yaygınlığını, büyüme hızını ve pazardaki karşılığını anlamak için önemli bir veri.
Ama artık bu tek başına yeterli değil.
50 şubeniz olabilir, hatta 500 şubeniz de olabilir. O şubelerin nasıl çalıştığını bilmiyorsak bu sayılar bize hikâyenin sadece bir bölümünü anlatıyordur.
Franchisee para kazanıyor mu?
Yeni açılan şubelerin yatırım geri dönüş süresi nedir?
Aynı mağaza satışları nasıl gelişiyor?
Sisteme giren yatırımcıların kaçı ikinci ve üçüncü şubesini açıyor?
Kapanan şube sayısı nedir?
Marka, kurucusunun günlük müdahalesi olmadan da yönetilebiliyor mu?
Sermaye tarafına geçtiğinizde tablo böyle okunuyor.
Şube sayısı elbette kıymetli. Fakat finansal yatırımcı açısından o sayının arkasındaki ekonomik kalite daha da kıymetli.
Aynı 100 şubeye sahip iki marka düşünün. Biri güçlü kârlılık, düzenli raporlama, düşük kapanma oranı ve memnun franchisee'lerle ilerliyor. Diğerinde ise hızlı açılışların arkasından kapanışlar geliyor, yatırımcılar ikinci şubeyi açmıyor ve sistem hâlâ kurucunun omuzlarında duruyor.
Kâğıt üzerinde ikisinin de 100 şubesi var.
Ekonomik değerleri ise aynı değil.
Bence bugün franchise ekonomisinde yaşanan yapısal dönüşümü en iyi anlatan farklardan biri de budur.
SERMAYE FRANCHISE'I NEDEN SEVİYOR?
Franchise modelinin yatırımcı açısından cazip tarafı aslında oldukça anlaşılır. Doğru kurulmuş bir sistem, büyürken bütün sermaye ihtiyacını merkez şirketin üzerine yüklemiyor. Yeni noktaların önemli bölümü franchise yatırımcıları tarafından finanse ediliyor. Marka ise geliştirdiği sistemi, know-how'ı, tedarik gücünü ve yönetim kabiliyetini daha geniş bir coğrafyaya taşıyabiliyor.
İyi işleyen bir modelde bunun sonucu düzenli ve öngörülebilir bir gelir yapısı oluyor.
Royalty gelirleri, tedarik gelirleri, pazarlama katkıları, yeni franchise satışları ve giderek büyüyen network… Bunların tamamı doğru yönetildiğinde franchisor şirket açısından ciddi bir ekonomik değer oluşturuyor.
Private equity dünyasının ilgisini çeken taraflardan biri de bu.
Üstelik güçlü bir franchise sistemi tek bir mağazanın performansına bağlı değil. Risk çok sayıda noktaya, şehre, hatta ülkeye dağılabiliyor. İyi bir marka bunu başardığında ortaya yalnızca büyüyen bir restoran ya da perakende zinciri değil, çoğaltılabilir bir iş modeli çıkıyor.
BİZDE BÜYÜME HIZLI, KURUMSALLAŞMA İSE YAVAŞ
Türkiye'ye baktığımda en önemli farkı burada görüyorum.
Biz marka yaratmayı biliyoruz. Çok hızlı şube açabiliyoruz. Tüketici eğilimlerini yakalamakta, yeni ürün geliştirmekte ve zor ekonomik şartlarda iş çevirmekte de oldukça mahiriz.
Fakat şirketin finansal ve kurumsal yapısı her zaman aynı hızda gelişmiyor.
Kurucu hâlâ her kararın merkezindeyse, şirketin sağlıklı ve karşılaştırılabilir finansal verisi yoksa, franchisee'lerin performansları düzenli takip edilmiyorsa, ikinci kademe yönetim oluşmamışsa yatırımcı açısından bazı soru işaretleri kaçınılmaz oluyor.
Burada küçük bir zihniyet değişimine ihtiyacımız var.
Franchise veren şirket yalnızca yeni yatırımcı bulan bir organizasyon değildir. Aynı zamanda kendi şirket değerini büyüten bir yapıdır.
Bu bakış yerleştiğinde franchise departmanının görevi de değişiyor. Sadece yeni sözleşme imzalamak değil; mevcut franchisee'nin cirosunu, kârlılığını, memnuniyetini ve sistem içinde ne kadar büyüdüğünü takip etmek de önem kazanıyor.
Çünkü en sağlıklı büyümenin göstergelerinden biri, sisteme giren yatırımcının ikinci ve üçüncü şubesini açmak istemesidir.
TÜRKİYE İÇİN YENİ BİR PENCERE
Türkiye'den çıkan markaların uluslararası pazarlardaki fırsatını da artık biraz farklı okumamız gerektiğini düşünüyorum.
Bugüne kadar yurtdışına açılmayı ağırlıklı olarak master franchise vermek, bir ülkede partner bulmak veya birkaç şube açmak üzerinden değerlendiriyorduk.
Bundan sonra bunun yanına başka modeller de gelecek.
Yabancı sermaye ortaklıkları, family office yatırımları, private equity fonları, bölgesel ortak girişimler, şirket satın almaları ve çok şubeli franchise yatırımcıları…
Türk markalarının önünde yalnızca franchise satabilecekleri değil, sermaye ortaklığı kurabilecekleri çok daha geniş bir dünya var.
Ama o masaya oturmak için markanın hikâyesi kadar bilançosunun, verisinin, organizasyonunun ve franchisee ekonomisinin de kuvvetli olması gerekiyor.
Türkiye'nin bu dönüşümden çıkaracağı en önemli ders bence burada.
Şube açmaya devam edelim. Elbette büyüyelim. Yurtdışına da gidelim.
Ama bunları yaparken şirket değerini de büyütelim.
Çünkü bugün dünyada sermaye artık yalnızca iyi markayı aramıyor.
İyi yönetilen, ölçülebilir, kârlı ve tekrar edilebilir sistemi arıyor.